2026-09-08 · 16 dk
James Joyce'un yedi yılda, gözleri neredeyse görmez hâldeyken yazdığı Ulysses'in hiçbir yayıncı basmaya yanaşmayınca Paris'te küçük bir kitapçının sahibi Sylvia Beach tarafından 2 Şubat 1922'de yazarın kırkıncı doğum gününe yetiştirilmesinin hikâyesi. Kitabın Amerika'da müstehcen sayılıp yakılması, Kanada üzerinden kaçak sokulması ve 1933'te bir mahkeme kararıyla aklanması.
james joyceulyssessansürsylvia beachyasak kitaplarBir kitap düşünün: tefrika edildiği dergi mahkemeye veriliyor, editörleri suçlu bulunuyor, gümrük memurları nüshaları yakıyor. Hiçbir yayıncı ona dokunmuyor. Sonunda onu basmayı göze alan tek kişi, Paris'te ufacık bir kitapçının vitrininin ardındaki genç bir kadın oluyor.
1917 yazında Zürih'te bir adam, odasının perdelerini kapatmış, gözünün içine saplanan ağrıyla baş etmeye çalışıyordu. Sağ gözündeki iris iltihabına akut bir glokom krizi eşlik etmişti; göz içi basıncı yükseldikçe göz küresi, bunu yaşayanların tarifiyle, elle dokunulacak kadar sertleşiyordu. 24 Ağustos'ta Zürih Üniversitesi'nin göz hekimi Ernst Sidler-Huguenin ameliyata girdi ve irisin bir parçasını kesip aldı. Bu, James Joyce'un hayatı boyunca geçireceği 11 göz ameliyatının ilkiydi. Sonraki haftalarda karanlıkta, sargılar altında yattı. Elinde yazacak bir şey yoktu; ama kafasında, henüz üçte biri bile bitmemiş bir kitap vardı.
O kitabın tohumu çok eskiydi. Joyce, 1906'da Dublinliler için "Ulysses" adlı bir hikâye yazmayı düşünmüş, sonra vazgeçmişti. 1914'te, Trieste'de, aynı adı bu kez bir romanın üzerine koydu. Kurduğu şey basit görünüyordu: tek bir şehirde geçen tek bir gün. 16 Haziran 1904. Dublin. Bir ilan toplayıcısı olan Leopold Bloom sabah evinden çıkacak, akşam eve dönecekti. Yanına, genç ve öfkeli bir öğretmen olan Stephen Dedalus ile Bloom'un karısı Molly eklenecekti. Hepsi bu.
Tarih rastgele değildi. 16 Haziran 1904, Joyce'un Nora Barnacle ile ilk kez baş başa yürüyüşe çıktığı gündü. Yani dünya edebiyatının en uzun tek gününün altında, çok özel bir hatıra vardı.
Basit görünen tasarının altına Joyce, taşıyabileceğinden ağır bir yük koydu. Romanın 18 bölümü, Homeros'un Odysseia'sındaki sahnelere karşılık gelecek biçimde dizildi; her bölümün kendi rengi, kendi organı, kendi sanatı ve kendi anlatım tekniği olacaktı. Bir bölüm gazete manşetleriyle kesilecek, bir başkası müzikal bir kurgu gibi ilerleyecek, bir diğeri İngiliz düzyazısının yüzyıllar içindeki değişimini taklit ederek yazılacaktı. Arkadaşı Frank Budgen'a, Dublin'i öyle ayrıntılı anlatmak istediğini söylediği aktarılır: şehir bir gün yeryüzünden silinse, kitaptan yeniden kurulabilsin diye.
Böyle bir kitap, sağlıklı bir insanın bile ömrünü yerdi. Joyce sağlıklı değildi. Gözlerindeki iltihap yıllar içinde tekrar tekrar nüksetti, katarakt eklendi, görme alanı daraldı. Kalın kalemlerle, iri harflerle yazmak zorunda kaldı; sayfalara burnunu değdirecek kadar yaklaştı. Kendi el yazısını kendisi zor okuyordu. Kör olmadan bitirebilir miyim sorusu, yedi yıl boyunca masasının üzerinde asılı durdu.
Para da yoktu. Joyce hayatını dil dersleri vererek, borç alarak, bir dostundan diğerine uzanarak sürdürüyordu. Onu ayakta tutan asıl destek Londra'dan geldi: Harriet Shaw Weaver adlı bir kadın, 1917'de adını gizleyerek Joyce'a düzenli para göndermeye başladı. Weaver bir hayran değildi yalnızca; yıllar boyunca Joyce'un yazabilmesi için gereken sessizliği satın alan kişiydi.
Kitap tamamlanmadan okurla buluşmaya başladı. Ezra Pound'un aracılığıyla Ulysses, Mart 1918'den itibaren New York'ta çıkan edebiyat dergisi The Little Review'da, yani Küçük Dergi'de bölüm bölüm yayımlandı. Küçük Dergi'yi Margaret Anderson ve Jane Heap adlı iki kadın çıkarıyordu ve daha ilk yıldan başları belaya girdi: Amerikan posta idaresi, Ulysses bölümlerini taşıyan sayılardan dördüne el koyup imha etti.
Asıl kriz 1920 yazında patladı. Kitabın Nausikaa bölümünde, sahilde bir genç kızı uzaktan izleyen Bloom'un aklından geçenler vardı. Sahne dolaylı, imalı ve bugünün ölçüleriyle son derece ölçülüydü; ama derginin o sayısı, istemediği halde bir genç kadının eline geçti ve şikâyet edildi. New York Ahlaksızlığı Önleme Derneği'nin sekreteri John Sumner dava açtırdı. Şubat 1921'de Anderson ve Heap mahkemeye çıktı; onları avukat John Quinn savundu. Mahkeme editörleri müstehcen yayından suçlu buldu, 50'şer dolar para cezası verdi ve parmak izlerini aldı. Ulysses'in tefrikası orada bitti.
Karar, tek bir dergiyi susturmakla kalmadı. Amerika'da hiçbir yayıncı için Ulysses artık dokunulabilir bir metin değildi; basan, mahkûm edilmiş bir metni basmış olacaktı. Londra'da da durum farklı değildi: matbaacılar dizmeyi reddediyordu, çünkü İngiliz hukukunda müstehcenlikten matbaacı da sorumluydu.
1921 sonbaharında Joyce, yedi yıldır üzerinde çalıştığı kitabı bitirdi. Son sayfanın altına, romanın yazıldığı şehirleri ve yılları yazdı: Trieste, Zürih, Paris, 1914-1921. Elinde dünyanın en tartışmalı el yazması vardı ve onu basacak tek bir yayıncı yoktu.
Sonra Paris'te, küçük bir kitapçının sahibi ortaya çıktı.
Sylvia Beach, New Jersey'de doğmuş bir Amerikalıydı, bir papazın kızıydı ve Paris'e yerleşip 1919'da İngilizce kitaplar satan bir dükkân açmıştı: Shakespeare and Company, kısaca Shakespeare Kitabevi. Dükkân 1921'de Odeon Sokağı'ndaki bugün bilinen yerine taşındı. Beach'in yayıncılık deneyimi yoktu, sermayesi yoktu, bir tek inadı vardı.
Joyce ile 1920 yazında bir davette tanışmışlardı. Amerikan davasından sonra Beach ona bir soru sordu: Ulysses'i basma onurunu Shakespeare Kitabevi'ne verir miydi? Joyce kabul etti.
Beach'in parası olmadığı için tek yol vardı: kitabı basmadan satmak. 1000 nüshalık sınırlı bir baskı ilan edildi. İlk 100 nüsha Hollanda el yapımı kâğıda basılacak ve Joyce tarafından imzalanacaktı, fiyatı 350 franktı. Sonraki 150 nüsha 250 frank, kalan 750 nüsha 150 franktı. Abone formları dünyanın dört bir yanına postalandı ve karşılığında gelen paralarla matbaa ödenecekti.
Abone listesi başlı başına bir dönem portresidir: William Butler Yeats, André Gide, genç ve henüz kimsenin tanımadığı Ernest Hemingway, hatta Winston Churchill. Bir ret ise meşhur oldu. George Bernard Shaw, 10 Ekim 1921 tarihli mektubunda parayı ödemeyi reddetti; kitaptan okuduğu parçaları, bir uygarlığın iğrenç bir evresinin mide bulandırıcı ama doğru bir kaydı olarak niteledi. Joyce, Beach ile Shaw'ın abone olmayacağına dair bahse girmişti; bahsi kazandı.
Baskı işi Dijon'daki matbaacı Maurice Darantiere'e verildi. Darantiere lüks baskılarda uzmandı ve harfleri hâlâ elle diziyordu. Kitap üzerinde 26 dizgicinin çalıştığı belirlenmiştir ve ustabaşı dışında hiçbiri İngilizce bilmiyordu. Ellerine geçen metin ise sıradan bir roman değildi: uydurulmuş kelimeler, noktalama işareti olmayan sayfalar, on sekiz farklı üsluba bürünen bir dil.
Üstüne Joyce, provaları düzeltme aşamasını yeni bir yazma aşamasına çevirdi. Matbaadan gelen sayfaların kenarlarına yeni cümleler ekledi, oklar çizdi, ek kâğıtlar iliştirdi, aynı bölümü beş altı kez geri gönderdi. Kitap, ilk teslim ettiği metne göre yaklaşık üçte bir büyüdü. Bunu yaparken gözleri kötüydü, el yazısı okunaksızdı ve karşısındaki dizgiciler yazdığı dili anlamıyordu. Ortaya çıkan 732 sayfalık kitapta binlerce dizgi hatası kaldı; bu hatalar, sonraki altmış yıl boyunca uzmanları meşgul edecek bir metin sorununa dönüşecekti.
Kapağın rengi de pazarlık konusu oldu. Joyce, kitabın Yunan bayrağının mavisinde olmasını istiyordu; başlık beyaz harflerle, o mavinin üstünde duracaktı. Darantiere aradığı tonu tutturmak için epey uğraştı. Joyce bu ayrıntıdan vazgeçmedi, çünkü kapak da kitabın bir parçasıydı: Homeros'un denizi, dıştan bakınca bile görünsün istiyordu.
Ve bir tarih vardı. Joyce, kitabı 2 Şubat 1922'de, 40. doğum gününde elinde tutmakta ısrarlıydı. Ocak sonuna gelindiğinde bunun imkânsıza yakın olduğu görülüyordu; baskı bitmemişti, ciltleme sırası gelmemişti. Beach, Darantiere'den tek bir şey istedi: hiç değilse bir nüsha, o gün Paris'te olsun.
Darantiere iki nüshayı yetiştirdi ve paketi Dijon'dan kalkan sabah trenine, kondüktörün eline verdi.
2 Şubat 1922 sabahı Sylvia Beach, Lyon Garı'nın peronundaydı. Kendi anlatımıyla kalbi, yaklaşan lokomotif gibi atıyordu. Tren yavaşlayıp durdu, kondüktör indi, elinde bir paketle etrafına bakındı ve aradığı kişiyi buldu. Birkaç dakika sonra Beach bir taksiye atlayıp Joyce'un evinin kapısını çalıyor, yedi yıllık işi ilk kez kitap halinde sahibine uzatıyordu. İkinci nüsha kitabevinin vitrinine kondu. O gün Odeon Sokağı'nda, mavi kapaklı kitabı görmek için vitrinin önünde insanlar birikti.
Kimsenin basmaya cesaret edemediği kitap basılmıştı. Şimdi asıl mesele onu ülkelere sokabilmekti.
Ekim 1922'de ikinci baskı geldi. Bu kez yayıncı, yıllardır Joyce'u finanse eden Harriet Shaw Weaver'ın Londra'daki yayınevi The Egoist Press, yani Egoist Yayınları'ydı; baskıyı yine Darantiere yaptı ve 2000 nüsha hazırlandı. Bu nüshaların 500 kadarı Amerika'ya gönderildi ve New York'ta posta yetkilileri tarafından el konuldu. Weaver kaybedilenlerin yerine hemen 500 nüsha daha bastırdı; kitabın künyesine bu nüshaların, yolda imha edilenlerin yerine basıldığı bile yazılmıştı. Ocak 1923'te gönderilen bu partiyi İngiliz gümrüğü Folkestone Limanı'nda durdurdu ve neredeyse tamamını yaktı. Geriye üç nüsha kaldığı söylenir.
Yani kitap iki kez basıldı, iki kez küle çevrildi. Ve iki kez daha basıldı.
Bu noktada Ulysses'in tarihi, edebiyat tarihinden çıkıp bir kaçakçılık hikâyesine dönüşür. Kanada'da yasak yoktu. Hemingway'in tavsiyesiyle Beach, Barnet Braverman adlı bir reklamcıyla temasa geçti. Braverman, Kanada tarafındaki Windsor'da bir oda tuttu, kitapları oraya getirtti ve her gün feribotla Detroit'e geçerken bir ya da iki nüshayı pantolonunun içine sıkıştırıp gümrükten geçirdi. Aynı adamın her gün aynı kitapla sınırdan geçmesi şüphe çekmeye başlayınca bir arkadaşını da işin içine kattı. Böylece 25 nüsha Amerika'ya girdi. Yakalansalardı ikisi de hapse girecekti. Turistler valizlerinin dibinde, bazıları kapak sayfalarını söküp başka ciltlerin içine gizleyerek kitabı taşıdı.
Yasağı yasayla bitirmek ise 1933'te, hesaplanmış bir hamleyle oldu. Random House yayınevinin kurucusu Bennett Cerf, Ulysses'i Amerika'da yasal olarak basmak istiyordu. Avukatı Morris Ernst ile birlikte bir test davası kurguladılar. Avrupa'dan bir nüsha getirtildi; ama kitabın el konulması gerekiyordu, çünkü dava ancak el konulursa açılabilirdi. Gümrük memuru ilk anda kitabı geçirmeye eğilimliyken ısrar edip el koydurdular. Dahası, getirttikleri nüshanın sayfalarının arasına Ulysses hakkında yazılmış eleştiri yazılarını yapıştırmışlardı; böylece o yazılar kitabın fiziksel parçası sayılacak ve mahkemede delil olarak sunulabilecekti.
Davanın adı, hukuk tarihinin en tuhaf başlıklarından biridir: Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı Ulysses Adlı Bir Kitap. Sanık sandalyesinde yazar değil, kitabın kendisi vardı. Davaya New York'ta federal bölge mahkemesi yargıcı John M. Woolsey baktı. Woolsey kitabı baştan sona okudu, hakkında yazılanları okudu ve karar için haftalarını verdi.
6 Aralık 1933'te açıkladığı karar, Amerikan müstehcenlik hukukunun yönünü değiştirdi. Woolsey, bir kitabın tek tek cümlelerine bakılarak değil bütünü içinde değerlendirilmesi, ölçütün de sıradan bir okur üzerindeki genel etkisi olması gerektiğini yazdı. Ulysses'in bazı yerlerde okur üzerindeki etkisinin mide bulandırıcı olduğunu, ama hiçbir yerde şehvet uyandırıcı olmadığını belirtti. Kitap müstehcen değildi; Amerika'ya girebilirdi.
Karar açıklandığı anda Random House'un dizgicilerine haber gitti. Ulysses Amerika'da 25 Ocak 1934'te, yaklaşık 10 bin nüshalık bir baskıyla yayımlandı. Woolsey'in kararının tam metni kitabın başına kondu; böylece o karar, tarihte en çok basılan mahkeme kararı oldu. Ağustos 1934'te temyiz mahkemesi de kararı onadı. Britanya'da yasağın kalkması 1936'yı buldu.
Bu zaferin bedelini ödeyen bir kişi daha vardı. Sylvia Beach, Ulysses'in yayın hakları üzerindeki iddiasından 1932'de karşılıksız olarak vazgeçti. Kitabı basan, satan, kaçıran, on yıl boyunca sırtında taşıyan kişi, kitabın büyük yayıncıya geçişinden tek kuruş almadı.
Aradan geçen yüzyılda Ulysses'in etrafında bambaşka bir hayat kuruldu. 16 Haziran, artık Bloomsday, yani Bloom Günü olarak anılıyor; Dublin'den Tokyo'ya, romanın kahramanlarının izinde yürüyen, sokak sokak sahneleri canlandıran insanlar var. 1922 baskısındaki dizgi hataları kuşaklar boyu düzeltilmeye çalışıldı; 1984'te Hans Walter Gabler'in hazırladığı düzeltilmiş metin, kendi başına yıllar süren bir tartışma başlattı. Kimsenin basmak istemediği kitap, üzerinde en çok uzman çalışan romana dönüştü.
Türkçede de kolay bir yolculuk olmadı. Nevzat Erkmen'in çevirisi 1996'da Yapı Kredi Yayınları'ndan çıktı ve Türkiye'nin bu kitapla ilk doğrudan karşılaşması oldu. Armağan Ekici, dört yıl süren çalışmasının ardından ikinci Türkçe Ulysses'i 2012'de Norgunk Yayınları'ndan yayımladı. 2019'da Fuat Sevimay'ın çevirisi Kafka Kitap'tan geldi. Yani Türkçe okur bugün, aynı tek günü üç ayrı sesten dinleyebiliyor.
Geriye şu kalıyor: Ulysses'i bir adam yazdı, ama basılmasını sağlayan bir kalabalıktı. Bir dergi çıkaran iki kadın, mahkemede parmak izleri alınmayı göze aldı. Bir hayırsever, tanımadığı bir yazarın yedi yılını finanse etti. Paris'te bir kitapçı, sermayesi olmadan yayıncı oldu. Dijon'da bir matbaacı, anlamadığı bir dilde 732 sayfayı elle dizdi. Bir reklamcı, kitapları pantolonunun içinde sınırdan geçirdi. Bir avukat, davayı kazanmak için önce el konulmasını sağladı. Ve bir yargıç, okumadan karar vermeyi reddetti. Yakılan her nüsha, kitabı taşımaya razı bir kişi daha çıkardı ortaya; yasak, öldürmeye çalıştığı şeyi çoğaltarak bitirdi.
Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.