← Nöron Edebiyat

Kahramanını Şelaleden Attı: Sherlock'u Öldüren Adam

2026-09-06 · 15 dk

▶ Spotify’de dinle

Arthur Conan Doyle'un, kendisini gölgede bıraktığını düşündüğü Sherlock Holmes'ü 1893'te Reichenbach Şelalesi'nden aşağı atmasının ve on yıl süren okur baskısı sonunda onu geri getirmek zorunda kalmasının hikâyesi; hasta bekleyen boş bir muayenehanede doğan karakterin, yaratıcısının bütün öbür eserlerini yutması.

conan doylesherlock holmesingiliz edebiyatıdedektif romanıstrand

Bölüm metni

Aralık 1893'te Londra'da yirmi bin insan bir dergi aboneliğini iptal etti; bazıları sokakta kolunda siyah bantla dolaştı. Yas tuttukları kişi hiç yaşamamıştı. Onu öldüren adam ise "sonunda kurtuldum" diye düşünüyordu — yanılıyordu.

1882 yazında Portsmouth'a, Güney İngiltere'nin o rüzgârlı liman kentine, cebinde 10 sterlinden az parası olan 23 yaşında bir doktor indi. Adı Arthur Conan Doyle'du, Edinburgh'da tıp okumuştu, bir balina gemisinde ve bir Batı Afrika vapurunda gemi doktorluğu yapmıştı ve şimdi kendi muayenehanesini açmak için elinde kalan son kuruşları harcıyordu. Southsea semtinde, Elm Grove caddesindeki Bush Villas adlı binanın bir numaralı dairesini tuttu. Mobilyası yoktu. Bekleme odasına koyacak sandalyeyi taksitle aldı, hastalara varlıklı görünsün diye perdeleri özenle astı ve kapıya pirinç bir tabela çaktı.

Sonra bekledi.

Hasta gelmiyordu. Gelenler de çoğu zaman ödeyemiyordu. Doyle'un ilk yıllarda kazandığı para, kendisini zar zor besleyecek kadardı; sokakta yürürken tanıdığı birinin hastalanmasını umacak kadar boş vakti vardı. İşte o boş saatlerde, muayene odasının masasında yazmaya başladı. Önce dergilere kısa öyküler gönderdi, çoğu geri döndü. Sonra aklına, sonradan bütün hayatını belirleyecek bir fikir geldi: polisiye öykülerdeki dedektifler neden rastlantıyla ya da suçlunun aptallığıyla kazanıyordu? Neden bir dedektif, bir doktorun hastalığı teşhis ettiği gibi suçu teşhis etmesin?

Bu soruyu sorabilmesinin nedeni, Edinburgh'da tanıdığı bir adamdı. Joseph Bell, kentin kraliyet hastanesinde cerrahtı ve genç Doyle bir dönem onun kliniğinde yardımcılık yapmıştı. Bell hastayı muayene etmeden önce ona bakar, sonra mesleğini, yakın zamanda hangi ülkede bulunduğunu, hangi orduda hizmet ettiğini söylerdi. Yüzü yanmış bir adamın duruşundan denizciliği, elindeki nasırdan mesleği çıkarırdı. Öğrenciler bunu sihir sanırdı; Bell ise gözlem diyordu. Doyle yıllar sonra Bell'e yazdığı bir mektupta, Holmes'u ona borçlu olduğunu açıkça söyleyecekti.

Karakterin ilk taslaklarında adı Sherrinford Holmes'tu, yanındaki anlatıcının adı da Ormond Sacker. Doyle bu isimleri defterinde çize çize bugün bildiğimiz hâllerine getirdi: Sherlock Holmes ve John Watson. 1886'da romanı bitirdi, adını "A Study in Scarlet", yani Türkçedeki yaygın adıyla Kızıl Dosya koydu ve yayıncılara yolladı. Geri geldi. Yine yolladı, yine geri geldi. Sonunda Ward, Lock adlı yayınevi 20 Kasım 1886'da romanı kabul etti, ama bir şartla: eserin bütün hakları 25 sterline satın alınacaktı. Tek kuruş telif payı yoktu. Doyle bunu imzaladı. Dünya edebiyatının en kârlı karakteri, yaratıcısına bir kereliğine 25 sterlin kazandırdı.

Kızıl Dosya 1887'nin sonunda, ucuz bir Noel dergisi olan Beeton's Christmas Annual, yani Noel Yıllığı'nda çıktı ve fark edilmedi. Ama 1889 Ağustos'unda Londra'daki Langham Oteli'nde bir akşam yemeği verildi. Sofrada Amerikalı bir dergi editörü, genç Doyle ve bir de Oscar Wilde vardı. Editör o yemekte iki roman ısmarladı: Wilde'dan çıkacak olan Dorian Gray'in Portresi ve Doyle'dan çıkacak olan Dörtlerin İşareti. Holmes'un ikinci macerası böyle doğdu.

Asıl kırılma 1891'de geldi. Londra'da yeni bir aylık dergi vardı: The Strand Magazine, kısaca Strand. Ucuzdu, her sayfasında resim vardı ve okurun trende bir oturuşta bitirebileceği metinler arıyordu. Doyle'un bulduğu formül tam da buydu: sürekli bir kahraman, ama her ay kendi içinde biten bir öykü. Okur bir sayıyı kaçırsa da hikâyeden kopmuyordu. Temmuz 1891'de Bohemya'da Skandal yayımlandı ve dergi patladı. Sidney Paget'in çizimleri Holmes'a bir yüz verdi: uzun, keskin hatlı, kartal profilli bir adam. Kırsalda giyilen o kulaklıklı av şapkası bile Doyle'un metninde değil, Paget'in kaleminde doğdu.

Aynı yılın mayısında Doyle ağır bir grip geçirdi, günlerce ölümle burun buruna yattı. Ayağa kalktığında bir karar vermişti. Londra'nın Upper Wimpole Caddesi'nde göz doktoru olarak açtığı yeni muayenehaneye tek bir hasta gelmemişti. Tabelayı indirdi, tıbbı bıraktı ve tam zamanlı yazar oldu. Holmes onu doktorluktan kurtarmıştı. Sorun şuydu ki Doyle, kurtarıcısından şimdiden bıkmaya başlamıştı.

Doyle'un kendi kafasındaki edebiyat ölçüsü, dedektif öyküleri değildi. O, ortaçağ ve 17. yüzyıl İngiltere'sinde geçen tarihî romanlar yazıyordu; Micah Clarke'ı ve Beyaz Bölük'ü ciddi işleri sayıyor, kalıcı olacağına inanıyordu. Holmes ise para getiren, ama her ay yeni bir bilmece kurmayı gerektiren, tekrar tekrar aynı kalıba dönmeye zorlayan bir yüktü. Yazdıkça sıkıldı, sıkıldıkça öykülerin kendisine ihanet ettiğini düşündü.

Kasım 1891'de annesi Mary'ye yazdığı mektupta niyetini ilk kez açık etti: Holmes'u öldürmeyi ve onu temelli bitirmeyi düşünüyordu, çünkü bu adam aklını daha iyi işlerden alıyordu. Annesi dehşete kapıldı. Anlatıldığına göre cevabı kısa ve kesindi: Yapmayacaksın, yapamazsın, yapmamalısın. Mary Doyle oğlunun en sadık okuruydu ve Holmes öykülerine bazı fikirleri de o vermişti. Bir süre işe yaradı.

Doyle bu arada kurtuluşu başka bir yolda aradı: dergiden kurtulmak yerine dergiyi caydırmayı denedi. Strand yeni bir dizi isteyince, kabul edilemeyecek kadar yüksek bulduğu bir rakam söyledi. 12 öykü için 1000 sterlin. Bu, ilk dizide aldığı paranın iki katıydı. Dergi bir an bile duraksamadı ve kabul etti. Doyle böylece dönemin en yüksek ücretli kısa öykü yazarlarından biri oldu ve tam da bu yüzden kapana kısıldığını hissetti. Nisan 1892'de, henüz ikinci dizinin ortasındayken defterine düştüğü not niyetini belli ediyordu: bundan sonra beyefendi ortadan kaybolacak ve bir daha görünmeyecekti.

Ama bir kahramanı öldürmenin de bir usulü vardı. Doyle, Holmes'un sıradan bir kurşunla ya da hastalıkla gitmesini istemedi; ona kendi ölçüsünde bir düşman gerekiyordu. Öyle bir düşman ki, dedektifin zekâsını aynada gösterebilsin. Böylece bir matematik profesörü icat etti: Profesör Moriarty, Londra'nın bütün suç ağının merkezinde oturan, kendisi hiç kirlenmeyen bir örümcek. Moriarty'nin bütün Holmes külliyatında yalnızca birkaç sayfa görünmesi, bugün bile şaşırtıcıdır. O, bir karakter olarak değil, bir infaz aracı olarak yaratıldı.

Sahne 1893 Ağustos'unda seçildi. Doyle, eşi Louisa ile bir grup İngiliz yazarla birlikte İsviçre'ye gitti. Meiringen kasabasının yukarısında, Aare Nehri'nin kayaların arasından bir yarığa döküldüğü Reichenbach Şelalesi'ni gördü. Dik, siyah, sisli, dibi görünmeyen bir uçurumdu. Yol arkadaşlarından biri, sonradan o anı anlatırken Doyle'un şelaleye bakıp kahramanını burada bitirebileceğini söylediğini aktardı. Doyle'a göre burası, "bir adamı gömmeye değer bir mezar"dı.

Sonbahar, Doyle için çok daha karanlık geçti. Ekim 1893'te uzun süredir akıl hastanesinde yatan babası Charles öldü. Aynı günlerde eşi Louisa'ya, o dönemde neredeyse ölüm hükmü sayılan verem teşhisi kondu. Doyle'un hayatı gerçek kayıplarla dolarken kâğıt üstündeki kaybı da yazdı.

Son Vaka, Aralık 1893'te Strand'de yayımlandı. Watson, Holmes'un ölümünü anlatıyordu; iki adamın uçurumun kenarında boğuştuğunu gösteren tek şey, kayanın üzerinde bırakılmış bir not, bir baston ve dik yamaçta yukarı çıkan ama aşağı inmeyen ayak izleriydi. Doyle o ay defterine iki kelime yazdı: Holmes'u öldürdüm.

Tepki, İngiliz yayıncılık tarihinde eşi az görülen türdendi. Doyle'a öfkeli mektuplar yağdı; bir okurun ona sadece "seni canavar" diye yazdığı anlatılır. Strand'in binlerce aboneliğini iptal ettiği, hatta bu sayının 20 bini bulduğu on yıllardır tekrarlanır; derginin çalışanları o dönemi "korkunç olay" diye anacaktı. Londra'nın iş adamlarının yasa girip siyah kol bandı taktığı hikâyesi ise daha sonra ortaya çıkmış, kaynağı sağlam olmayan bir efsanedir; büyük olasılıkla Doyle'un oğlunun bir biyografiye anlattığı süslemedir. Ama efsanenin bile doğabilmesi için gereken şey gerçekti: okurlar, kurmaca bir adamın ölümünü gerçek bir ölüm gibi karşılamıştı.

Doyle pişman değildi. Kendi ifadesine göre bir kahramanı öldürdüğü için değil, ondan kurtulduğu için rahatlamıştı. Yanıldığı tek nokta, bunun bir son olduğunu sanmasıydı.

Holmes'un uçurumdan sonraki hayatı, Doyle'un iznine ihtiyaç duymadan sürdü. 1899'da Amerikalı oyuncu William Gillette karakteri sahneye taşımak istedi. Metinle oynama izni almak için Doyle'a telgraf çekip Holmes'u evlendirip evlendiremeyeceğini sordu. Doyle'un cevabı, yaratıcısının o sıradaki ruh hâlinin en açık kaydıdır: onunla evlenebilir, onu öldürebilir, canı ne isterse yapabilirdi. Gillette'in oyunu binlerce kez sahnelendi ve Holmes'un piposuyla, sabahlığıyla, o kalıplaşmış duruşuyla halkın zihnine kazınmasını sağladı.

Sonra Doyle'un kendisi, ölüyü diriltmeden ona geri döndü. 1901'de gazeteci arkadaşı Fletcher Robinson'la Dartmoor bataklıklarında dolaşırken bölgenin hayalet köpek efsanelerini dinledi ve Baskerville'lerin Köpeği'ni yazdı. Kurnaz bir çözüm bulmuştu: hikâye Holmes'un ölümünden önce geçen bir vakaydı. Bu, bir diriliş değil, arşivden çıkarılmış bir dosyaydı. Strand'in tirajı yeniden fırladı, dergi bayilerinin önünde kuyruklar oluştu.

1902'de Doyle şövalye ilan edildi. Resmî gerekçe Holmes değildi; Güney Afrika'daki savaşta İngiltere'nin tutumunu savunan bir kitapçık yazmıştı. Yine de kamuoyu, unvanı Baker Caddesi'ndeki dedektifin yaratıcısına verilmiş sayıyordu.

Asıl dönüş 1903'te geldi ve kapıyı açan şey paraydı. Amerikan dergisi Collier's, sekiz yeni öykünün Amerika hakları için 30 bin dolar önerdi; Strand da İngiltere yayını için ayrıca ödeme yaptı. Bu, o güne dek kısa öykü için önerilmiş en yüksek rakamlar arasındaydı. Doyle direnmedi. Boş Ev, Eylül 1903'te Amerika'da, ekimde İngiltere'de yayımlandı.

Öykü, dünya edebiyatının en cesur kurtarma operasyonlarından biridir. Watson'ın odasına kambur bir kitapçı girer, bir an sonra doğrulur ve karşısında Holmes durur; Watson hayatında ilk ve tek kez bayılır. Açıklama şudur: uçurum kenarındaki boğuşmada aşağı düşen yalnızca Moriarty olmuştur, çünkü Holmes Japon güreşinin bir tekniğini kullanmıştır. Doyle bu tekniğin adını yanlış yazmıştır bile; metindeki "baritsu", gerçekte dönemin Londra'sında öğretilen bartitsu adlı dövüş sistemidir. Ölü görünmenin sebebi de vardır: Moriarty'nin çetesinden sağ kalanlar peşindedir. Holmes o üç yılı, kendisine Sigerson adını takıp Tibet'e, Mekke'ye, Hartum'a giderek geçirmiştir. Sherlock Holmes külliyatının okurları bu üç yıla bugün hâlâ "büyük boşluk" der ve o boşluğu doldurmak, yüzyılı aşkın süredir yazılan yüzlerce taklit ve devam kitabının başlıca uğraşı olmuştur.

Doyle bir daha kahramanını öldürmeyi denemedi. Onu emekli etti, arı yetiştirmeye yolladı, savaş yıllarında bir kez daha göreve çağırdı ve son öyküyü 1927'de yazdı. Geriye 4 roman ve 56 öykü kaldı. Kendisi 7 Temmuz 1930'da, Sussex'teki evinde öldü. Ömrünün son yirmi yılını, kalıcı katkısının ruhçuluk üzerine yazdıkları olacağına inanarak geçirmişti.

Bu hikâyenin bıraktığı asıl miras, bir polisiye formülünden büyüktür. Reichenbach Şelalesi olayı, edebiyat tarihinde okur kitlesinin bir yazarın kararını geri aldırdığı ilk büyük vakadır. Okurların bir kurmaca karakterin mülkiyetini yaratıcısıyla paylaştıklarını hissetmesi, mektuplar yazıp abonelik iptal ederek toplu tepki göstermesi, bugün hayran kültürü dediğimiz şeyin ilk açık örneğidir. Doyle, kendi yarattığı adamın artık kendisine ait olmadığını, sağlığında öğrenmek zorunda kalan ilk yazarlardan biri oldu.

İronisi de burada tamamlanır. Doyle, Holmes'tan kurtulmak isterken, hayatının sonraki yıllarında bizzat onun rolünü oynadı. Adaletsiz mahkûm edildiğine inandığı iki adam için, önce hayvanlara zarar vermekle suçlanan genç avukat George Edalji, sonra cinayetten müebbet yiyen Oscar Slater için yıllarca çalıştı; delilleri kendi gözleriyle inceledi, gazetelerde yazdı, kamuoyu yarattı. Her iki mahkûmiyet de sonunda düzeltildi. Kahramanının yöntemini kendi ülkesinin mahkemelerine karşı kullanan yazar, Holmes'a olan borcunu belki de en çok orada ödedi.

Bugün İsviçre'de Meiringen kasabasına giden bir yol, iki adamın hiç yapmadığı bir boğuşmanın anısına dikilmiş bir işarete çıkar; kasabada bir de Sherlock Holmes müzesi vardır. Bir yazar, kahramanını dünyadan silmek için elinden gelen her şeyi yaptı: ona bir düşman icat etti, onu Avrupa'nın en dik uçurumuna götürdü, aşağı attı ve defterine öldürdüğünü yazdı. Yüz otuz yılı aşkın bir süre sonra, uçurumun kenarında ziyaretçi karşılayan Moriarty değil, Holmes'tur.

Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.