← Nöron Edebiyat

Mektupları Yaktı, Şiirleri Kaldı: Emily Dickinson

2026-09-04 · 16 dk

▶ Spotify’de dinle

Hayatı boyunca bir avuç şiiri, o da adı verilmeden ve değiştirilerek yayımlanan Emily Dickinson'ın portresi; ölümünden sonra kız kardeşi Lavinia'nın bir sandıkta bulduğu, şairin kendi eliyle iplikle diktiği kırk kadar defterin ve içindeki 1.700'den fazla şiirin hikâyesi. Bu şiirlerin 1890'da yayımlanırken tirelerinin silinip başlık takılması, ailelerin arasındaki dava yüzünden yarıya bölünen kâğıtlar ve şairin gerçek metnine ancak yetmiş yıl sonra dönülebilmesi.

emily dickinsonşiirel yazmasıamerikan edebiyatısansür

Bölüm metni

Öldüğünde kız kardeşine tek bir vasiyeti vardı: mektuplarımı yak. Lavinia söyleneni yaptı, ateşi yaktı — ama sandıkta mektup olmayan bir şey daha buldu. Elle dikilmiş kırk küçük defter ve on yedi yüzden fazla şiir.

Massachusetts'in batısında, Connecticut Nehri'nin açtığı geniş vadinin ortasında, tuğla bir ev vardır. Main Street'in üzerinde, yolun kenarındaki çitin ardında durur; önünde uzun bir çimenlik, arkasında bir meyve bahçesi, yanında ahır. Amherst kasabasının en gösterişli evlerinden biriydi. Onu 1813'te Samuel Fowler Dickinson yaptırmıştı; Amherst Koleji'ni kuran adamlardan biriydi ve kasabanın hafızasında adı hâlâ yaşıyordu. Bu evin ikinci katındaki güneybatı köşe odasında, 10 Aralık 1830'da Emily Elizabeth Dickinson doğdu.

Aile, kasabanın omurgasıydı. Babası Edward Dickinson avukattı, Amherst Koleji'nin veznedarlığını yaptı, eyalet meclisinde bulundu, hatta bir dönem Washington'da temsilcilik görevinde kaldı. Sert, çalışkan, yasaya ve düzene tapan bir adamdı. Annesi de Emily adını taşıyordu ve hayatının büyük bölümünü hastalıkla geçirdi. Üç kardeştiler: bir yıl büyük ağabey Austin, iki buçuk yaş küçük kız kardeş Lavinia. Bu üçlü, ömür boyu birbirinden kopmadı.

Emily'nin çocukluğu kapalı bir hayat değildi. Amherst Akademisi'ne gitti; orada botanik, jeoloji, Latince, retorik okudu. Bitkilere olan tutkusu ders defterlerinin dışına taştı: kurutulmuş çiçeklerden 400'ü aşkın örnek içeren bir herbaryum hazırladı, her birinin altına adını Latince yazdı. 16 yaşındayken çektirdiği bir dagerotip fotoğraf var; koyu bir elbise, geriye taranmış saçlar, doğrudan objektife bakan iri gözler. Ömrü boyunca kimliği kesinleşmiş tek fotoğrafı budur.

1847'de, on yedi yaşında, kasabadan ayrıldı. Yaklaşık 15 kilometre ötedeki Mount Holyoke Kadın Semineri'ne, kısaca Holyoke'a yazıldı. Orada bir yıl kaldı ve dönmedi. Neden döndüğü tam olarak bilinmez; ev hasreti, sağlık, belki de okulun dinî iklimi. Çünkü Holyoke'ta öğrenciler inanç durumlarına göre gruplara ayrılıyordu: kurtuluşa erdiğini söyleyenler, umut edenler ve umut etmeyenler. Emily son gruptaydı ve o grupta kaldı. Amherst'in bütün ailesi kiliseye yazılırken o hiçbir zaman resmen üye olmadı. Bu, o kasabada, o yüzyılda, sessiz ama sağlam bir direnişti.

Sonraki yıllarda hayatının çemberi yavaş yavaş daraldı. 1855'te Boston ve Washington'a bir yolculuk yaptı; Philadelphia'da kaldı, bir vaizin sesini dinledi. Bunlar onun son uzun yolculuklarıydı. Aynı yıl aile, yıllar önce satılan tuğla eve geri taşındı. Bir yıl sonra Austin evlendi ve babası ona bahçenin öbür ucunda bir ev yaptırdı; adı Evergreens'ti, Türkçesiyle diyelim ki Yeşil Ev. Gelin, Emily'nin çocukluk arkadaşı Susan Gilbert'ti. İki ev arasında çimenlikte açılmış bir patika vardı ve o patika, Emily'nin yıllarca en çok yürüdüğü yol oldu.

Otuzlu yaşlarının ortasından sonra kasabaya inmeyi neredeyse tümüyle bıraktı. Kilise ayinlerine gitmedi, davetlere gitmedi, cenazelere gitmedi. Ziyaretçileri çoğu zaman aşağıda karşılamadı; merdiven başından seslendi, ya da hiç görünmedi. Yeşil Ev'e gitmeyi de sonunda bıraktı; iki ev arasındaki mesafe, yüz metre kadardı ve o mesafe onun için aşılmaz oldu. Sadece beyaz giymeye başladı. Bugün Amherst'teki evde korunan o beyaz pamuklu elbise, düğmeleri önden inen, cebi olan, sade bir ev elbisesidir; bir kefen değil, bir çalışma kıyafeti.

Kasaba onu bir tuhaflık olarak konuşmaya başladı. Ama içeride olan şey tuhaflık değildi. Emily Dickinson ev işlerinin ağırlığını taşıyordu: ekmek yapardı, ki Amherst'in tarım fuarında ekmeğiyle ödül almıştı, incir kekleri pişirir, annesinin hastalığına yıllarca bakardı. Bahçe onundu. Komşu çocuklar için pencereden sepetle kek sarkıttığı anlatılır. Ve akşam ev sustuğunda, o köşe odaya çıkıp kapıyı kapatırdı.

Kapı, bu hikâyenin merkezindeki nesnedir. Yıllar sonra yeğeni, halasının anahtarı kilitte çevirip başparmağıyla küçük bir hareket yaparak "İşte özgürlük bu" dediğini anlatacaktı. O odada bir yatak, bir soba, iki pencere ve bir masa vardı. Masa küçüktü; kenarı yarım metreyi bile bulmayan, tek çekmeceli bir yazı masası. Sayısı 1800'e yaklaşan şiir, o masanın üstünde yazıldı.

Kapının ardında olup biten şeyin ölçeğini, yaşarken kimse bilmiyordu.

1858 dolaylarında Emily Dickinson tuhaf bir işe girişti. Yazdığı şiirleri temize çekmeye, kâğıtları katlayıp üst üste koymaya ve kenarlarını iğneyle delip iplikle dikmeye başladı. Ortaya elle dikilmiş küçük defterler çıktı. Uzmanların "fasikül" dediği bu defterlerden 40 tane yaptı; içlerinde 800'ü aşkın şiir vardır. Ayrıca dikilmemiş, gevşek yaprak destelerini de ayrı ayrı düzenledi. Bu bir arşivleme işiydi. Yayımlamayan bir şairin, kendi eserini kendi eliyle ciltlemesiydi.

Verim inanılmazdı. Metin uzmanı R. W. Franklin'in kâğıt ve el yazısı üzerinden yaptığı tarihlendirmeye göre 1863 yılında tek başına 295 şiir yazdı. Yani ortalama olarak, o yıl her gün bir şiirin eşiğindeydi. Aynı dönemde gözleri bozuldu; 1864 ve 1865'te Boston yakınlarında aylarca kalıp bir göz doktoruna tedavi gördü, uzun süre okuması ve ışığa çıkması yasaklandı. Hayatının en verimli yıllarına, kör olma korkusu eşlik etti.

Bu şiirleri bir kişi düzenli olarak okuyordu: bahçenin öbür ucundaki Susan. Emily ona ömrü boyunca 250'den fazla şiir gönderdi; kimini yorum istemek için, kimini sadece göstermek için. Bilinen en açık edebî tartışmaları da onunla oldu. "Safir üyeler arasında yatan alabastır odalarında" diye başlayan şiirin ikinci kıtasını Susan beğenmeyince Emily onu defalarca yeniden yazdı. Bu, bir yalnızın tek başına konuşması değil, iki okurun arasındaki bir çalışmaydı.

Dışarıya açılan ikinci kapı 1862'de aralandı. Aylık Atlantik dergisinde, Thomas Wentworth Higginson adlı bir yazarın genç yazarlara öğütler veren bir yazısı çıkmıştı. Emily ona 15 Nisan 1862'de yazdı. Mektup kısaydı ve tek bir soru soruyordu: Şiirlerim canlı mı? Mektuba imza atmamış, adını yazdığı kartı ayrı bir zarfa koymuştu. Higginson şaşırdı, cevap verdi ve aralarında 24 yıl sürecek bir yazışma başladı. Ona kendini şöyle tarif etti: küçük, çalı kuşu gibi; saçları kestane kabuğu rengi; gözleri, konuklar bardakta bıraktığı şerinin rengi gibi.

Higginson onu Amherst'e gidip görmesi için yıllarca bekledi; nihayet 1870 Ağustos'unda gitti. Görüşmeden sonra karısına yazdığı mektupta, sinir gücünü bu kadar tüketen başka kimseyle birlikte bulunmadığını söyledi. O ziyarette Emily ona şiirin kendisi için ne demek olduğunu anlatmıştı: bir metni okurken başının tepesi kalkmış gibi hissediyorsa, onun şiir olduğunu bilirdi. Başka bir tanım aramıyordu.

Higginson ona nazik ama net bir tavsiyede bulundu: şiirlerini şimdilik yayımlamasın; ölçüsü düzensiz, kafiyesi aksaktı. Emily bunu bir hüküm gibi kabul etti, ama bir emir gibi değil. Zaten yayımlamaya karşı kendi cümlesi hazırdı: yayımlamak, insan zihninin açık artırmaya çıkarılmasıydı.

Yine de birkaç şiiri hayattayken basıldı; hepsi 10 kadardır ve hemen hepsi imzasızdır. Bunların bir kısmı Springfield Cumhuriyetçisi adlı yerel gazetede çıktı; gazetenin sahibi Samuel Bowles ailenin dostuydu. 1866'da yayımlanan yılan şiirine gazete "Yılan" başlığını koydu ve bir dizeyi ikiye bölerek noktalamayı değiştirdi. Emily, Higginson'a bunun kendi isteği dışında olduğunu, şiirin soluğunun kesildiğini yazdı. 1878'de, çocukluk tanıdığı ve artık ünlü bir yazar olan Helen Hunt Jackson'ın ısrarıyla bir şiiri imzasız bir antolojiye girdi. Hepsi bu.

Son on yılı kayıplarla doldu. Babası 1874'te Boston'da aniden öldü; Emily cenaze törenine merdivenin başından, kapı aralığından katıldı. Bir yıl sonra annesi felç geçirdi ve 1882'de ölene kadar yatalak kaldı; ona yıllarca Emily ve Lavinia baktı. 1883'te Austin'in sekiz yaşındaki oğlu Gilbert tifodan öldü ve Emily o gece, yıllar sonra ilk kez, gecenin karanlığında bahçeyi geçip Yeşil Ev'e girdi. Kendisi 15 Mayıs 1886'da, 55 yaşında, doğduğu odada öldü. Ölüm nedeni Bright hastalığı, yani ağır bir böbrek iltihabı olarak kaydedildi. Tabutu, ailenin tanıdığı işçiler tarafından, kasabanın sokaklarından değil, arka bahçeden ve çayırdan geçirilerek Batı Mezarlığı'na taşındı.

Ve şimdi bu hikâyenin adını taşıyan an gelir. Emily, kız kardeşinden kendi mektuplarını yakmasını istemişti. Lavinia sözünü tuttu. Ablasının yıllar boyunca aldığı yüzlerce mektubu, bahçede, tek tek ateşe verdi. Sonra odayı toplarken kilitli bir sandığa rastladı. İçinde iplikle dikilmiş defterler, katlanmış yapraklar, zarf kenarlarına, reçete kâğıtlarına, çikolata ambalajlarına yazılmış kâğıt parçaları vardı. Binlerce şiir. Lavinia bunları da yakabilirdi; ablasının vasiyeti mektuplar içindi, şiirler için değil. Yakmadı.

Lavinia'nın elinde bir hazine değil, bir sorun vardı. Kimse o el yazısını okuyamıyordu.

Önce Susan'a gitti; Susan yıllarca oyalandı. Sonra Austin'in yakın dostu ve sevgilisi olan Mabel Loomis Todd'a gitti. Todd, Emily'yi hayatında hiç yüz yüze görmemişti; sadece evin salonunda piyano çalmış, Emily de yukarıdan dinlemişti. Buna rağmen işe girişti, binlerce sayfayı daktiloya çekti ve Higginson'ı ikna etti. İkisinin hazırladığı ilk kitap, 12 Kasım 1890'da yayımlandı: "Emily Dickinson'ın Şiirleri". İki yıl dolmadan 11 baskı yaptı. Kimsenin beklemediği bir başarıydı.

Ama o kitaptaki Emily Dickinson, tam olarak Emily Dickinson değildi.

Editörler metni dönemin okuruna göre yontmuşlardı. Şiirlerin çoğuna, şairin hiç koymadığı başlıklar eklediler. Büyük harfle başlayan sıradan sözcükleri küçülttüler. En önemlisi, tireleri sildiler. Emily Dickinson'ın el yazmalarında tire her yerdedir: cümlenin ortasında, sonunda, bazen tek başına bir satırın altında; kimi yukarı, kimi aşağı eğik. O tireler bir noktalama işareti değil, bir nefes ve bir duraksama sistemidir. Anlamı asmak, cümleyi bitirmeden bırakmak, okuru boşluğun üstünde tutmak için kullanılır. Editörler onların yerine virgül ve nokta koydular. Kafiyesi tam oturmayan dizeleri düzelttiler. Böylece dünya, Emily Dickinson'ı otuz yıldan uzun süre, kendi elinden çıkmamış bir biçimde okudu.

Sonrasında iş büsbütün karıştı. El yazmaları iki düşman kampa bölündü: bir bölümü Todd'un elindeydi, bir bölümü Susan'ın ve kızı Martha'nın. Aile ile Todd arasında bir arazi davası patladı, taraflar birbiriyle konuşmayı kesti, iki kadın da kendi Dickinson kitaplarını ayrı ayrı çıkardı. Bunun sonucu şudur: bugün şairin kâğıtları hâlâ iki ayrı kurumdadır. Bir bölümü, 1950'de Harvard Üniversitesi'nin el yazmaları kütüphanesine geçti; bir bölümü, 1956'da Amherst Koleji'ne bağışlandı. Bir şairin bütün eseri, bir aile kavgası yüzünden yüz yıl boyunca iki şehre dağıldı.

Dönüm noktası 1955'te geldi. Thomas H. Johnson, bütün el yazmalarına dönerek şiirleri baştan yayına hazırladı. Uydurma başlıkları attı, büyük harfleri geri getirdi ve tireleri yerlerine koydu. Okurlar o yıl, ilk kez, şairin kendi noktalamasıyla karşılaştı ve şiirler bambaşka bir şey oldu: kırık, hızlı, ani. Sonra 1998'de Franklin, kâğıt türlerini, mürekkebi ve el yazısındaki yıllara göre değişimi inceleyerek daha kesin bir sıralama kurdu ve toplam 1789 şiir saydı. Şairin ölümünden 112 yıl sonra, eseri nihayet yazıldığı sıraya yaklaştı.

Son katman ise çok daha yeni. Uzun süre önemsiz sayılan o kâğıt parçaları, yani zarf kapakları, açılıp düzleştirilmiş posta zarfları, kesik kenarlar, artık başlı başına inceleniyor. Bu yazılardan 52 tanesi 2013'te "Muhteşem Hiçlikler" adlı bir kitapta boyutlarıyla birlikte yayımlandı. Görülen şey şuydu: Emily Dickinson satırlarını zarfın üçgen kapağına, kâğıdın kendi biçimine uydurarak yazmıştı. Dizeler bazen sayfada aşağı doğru değil, yana doğru gidiyor; bazen bir sözcüğün altına iki alternatif yazılmış ve hiçbiri seçilmemiş. Yani şiir, basılı sayfada olduğu gibi tek ve kesin bir metin değil, hâlâ karar vermemiş bir metindir. Yine 2013'te el yazmalarının yüksek çözünürlüklü görüntüleri Harvard öncülüğünde çevrimiçi bir arşivde birleştirildi; iki kurumda ayrı duran kâğıtlar, en azından ekranda, ilk kez yan yana geldi.

Geriye kalan soru, bunca titizliğin neden gerekli olduğudur. Cevap, Dickinson'ın ne yaptığında saklı. 19. yüzyıl Amerikan şiiri gösterişli, uzun soluklu, yüksek sesliydi. O ise kilise ilahilerinin basit ölçüsünü aldı ve içine ölümü, inançsızlığı, acının kendi anatomisini yerleştirdi. Ölüm için duramadığı için ölümün nazikçe onun için durduğunu yazan dizeler, bir tabut sahnesi değil, sakin bir araba yolculuğudur. Hakikatin bütünüyle ama eğri söylenmesi gerektiğini savunan dize, hem bir şiir yöntemi hem bir hayat tarzıdır. Dünyaya hiç yazmamış olan dünyaya bir mektup yazdığını söylediğinde, aslında olacak olanı tarif etmişti: cevabı gelmeyecek, ama gönderilmiş bir mektup.

Bugün Amherst'teki tuğla ev bir müzedir ve o köşe oda ziyarete açıktır. İçeride küçük yazı masası durur, pencereden aynı sokak görünür. Kapı hâlâ oradadır. Ama artık kapandığı için değil, ardında yapılan iş için hatırlanır. Emily Dickinson yaşarken kendini kasabadan çekti, adını gazetelere vermedi, kitap yayımlamayı reddetti ve mektuplarının yakılmasını istedi. Kendisine ait olan her izi silmeyi başardı. Silmediği tek şey, iplikle diktiği o defterlerdi.

Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.