← Nöron Edebiyat

On İki Bin Dize: Homeros'un Kayıp Sesi

2026-09-03 · 16 dk

▶ Spotify’de dinle

İlyada'nın tek bir şair tarafından yazılıp yazılmadığı sorusunun, 1933-35 yıllarında Milman Parry'nin Yugoslavya'da okuma yazma bilmeyen Boşnak ozanları plaklara kaydetmesiyle cevap bulmasının hikâyesi; Avdo Međedović'in on iki bin dizeyi ezbere söyleyişi ve Parry'nin otuz üç yaşında bir otel odasında ölümü.

homerosilyadasözlü edebiyatmilman parrydestan

Bölüm metni

İki bin yıldır sorulan bir soru vardı: On beş bin dizelik İlyada'yı, yazının henüz olmadığı bir çağda bir insan nasıl aklında tutabilirdi? Cevap Yunanistan'da değil, bir Balkan kahvehanesinde, sazının teline vurup günlerce durmadan söyleyen ihtiyar bir ozanın ağzında bulundu.

Batı edebiyatının bilinen ilk iki büyük kitabı, bir öfkeyle ve bir adamla açılır. Biri tanrıçadan Akhilleus'un öfkesini söylemesini ister, öteki çok yönlü bir adamın yollarını anlatmasını. İkisi birlikte 27 binden fazla dizedir; İlyada 15 bin 693, Odysseia 12 bin 109 dize. Antik Yunan'da çocuklar okumayı bu dizelerle söktü, hatipler bu dizelerden alıntı yaptı, filozoflar bu dizelerle kavga etti. Yunan dünyasının ortak hafızasıydı bunlar. Ve bu devasa hafızanın altında tek bir imza vardı: Homeros.

Peki kimdi Homeros? İşte tam burada, bildiğimizi sandığımız her şey elimizde dağılır.

Bir doğum yeri yok. Antik çağdan kalma bir epigram, yedi şehrin onun için kavga ettiğini söyler: İzmir, Sakız, Kolophon, Salamis, Rodos, Argos ve Atina. Yedi şehrin yedisi de kendi iddiasını üretmiştir; hiçbiri kanıtlayamamıştır. Bir tarih de yok. Herodotos, Homeros'un kendisinden yaklaşık 400 yıl önce yaşadığını yazar; bu da onu kabaca milattan önce 9. yüzyıla, yani şiirlerin anlattığı Truva savaşından da yüzyıllar sonrasına koyar. Antik dünyanın en büyük şairi hakkındaki en güvenilir bilgi, bir tahmindir.

Kör olduğu rivayeti de aynı boşluktan doğdu. Apollon'a yazılmış eski bir ilahide, şairin kendinden söz eder gibi göründüğü bir yer vardır: taşlık Sakız'da oturan kör bir adam. Thukydides bu satırları Homeros'un kendi ağzından bir imza saydı ve rivayet bin yıllar boyunca taşındı. Şiirlerin içinde de bir ipucu vardı: Odysseia'da Phaiak sarayında şarkı söyleyen Demodokos kördür; Musa onu sevmiş, karşılığında gözlerini almış, yerine şarkıyı vermiştir. Şairin dünyayı görmeyip iç kulağıyla duyduğu fikri, edebiyatın en dirençli imgelerinden biri haline geldi. Ama şunu da unutmayalım: bu, bir portre değil, bir tarif. Homeros'un kör olduğunu bilmiyoruz. Homeros'un kör olmasının hikâyeye yakıştığını biliyoruz.

Asıl tuhaflık ise şiirlerin dilindeydi. Homeros'un dili, hiçbir insanın hiçbir zaman konuşmadığı bir dildir. İyon lehçesiyle Aiol lehçesinin karışımıdır; içinde yüzyıllarca ayrı dönemlere ait sözcük biçimleri yan yana durur. Kimse böyle konuşmamıştır, çünkü bu bir konuşma dili değil, bir şiir dilidir. Üstelik bu dilin çok garip alışkanlıkları vardır. Akhilleus, oturduğu, sustuğu, çadırında küstüğü sahnelerde bile "hızlı ayaklı"dır. Deniz, sabahın köründe bile "şarap rengi"dir. Ve Agamemnon'u öldüren adam, Aigisthos, hikâyenin en alçak eylemini yapmasına rağmen "kusursuz" sıfatıyla anılır. Sanki bu sıfatlar anlatılan ana değil, başka bir şeye tutturulmuştur.

Yüzyıllar boyunca bu tuhaflıklar birer kusur ya da uyku hali sayıldı. 1795'te Alman filolog Friedrich August Wolf, "Homeros'a Giriş" adını verdiği çalışmasıyla bu rahatlığı bozdu. Wolf'un tezi basitti ve yıkıcıydı: bu şiirlerin doğduğu çağda Yunan dünyasında bu ölçekte bir metni yazacak yazı pratiği yoktu; öyleyse elimizdeki İlyada ve Odysseia, tek bir dehanın masa başında kurduğu yapılar değil, çok daha sonra bir araya dikilmiş daha kısa şarkıların toplamıdır. "Homeros Meselesi" böyle başladı ve filolojiyi ikiye böldü. Bir tarafta metni katmanlarına ayırmaya çalışanlar vardı: şu bölüm eski, şu bölüm sonradan eklenmiş, şu dize sahte. Karşı tarafta ise şiirlerin kompozisyon bütünlüğüne bakıp tek bir aklın işi olduğunda ısrar edenler.

Tartışma yüz elli yıl sürdü ve hiçbir yere varmadı. Çünkü iki taraf da aynı odadaydı. İkisi de kütüphanedeydi, ikisi de yazılı metne bakıyordu, ikisi de şairi yazan bir insan olarak hayal ediyordu. Kimse çıkıp da hâlâ yaşayan bir destan söyleyicisinin karşısına oturmamıştı. Kimse şu soruyu sormamıştı: yazı bilmeyen bir insan gerçekten böyle bir şiiri kurabilir mi, kurabiliyorsa nasıl kurar?

Bu soruyu soracak kişi, Homeros'u okumak için Yunanca öğrenmiş, sonra da cevabı Yunanca metinlerde aramaktan vazgeçmiş genç bir Amerikalıydı.

Milman Parry 1902'de Kaliforniya'da, Oakland'da doğdu. Berkeley'de okudu, sonra Paris'e gitti ve orada dönemin en büyük karşılaştırmalı dilbilimcilerinden Antoine Meillet'nin öğrencisi oldu. 1928'de savunduğu doktora teziyle, "Homeros'ta Geleneksel Sıfat" başlıklı çalışmasıyla, o kütüphane tartışmasının zeminini kaydırdı.

Parry'nin yaptığı şey, o "uyku hali" sayılan sıfatları ciddiye almaktı. Bir kalıbı şöyle tanımladı: aynı ölçü koşulları altında, aynı temel fikri anlatmak için düzenli olarak kullanılan bir sözcük öbeği. Sonra oturdu ve saydı. Odysseus adının nominatif halde, dizenin sonunda kullanılabilecek kaç farklı sıfatlı biçimi olduğuna baktı. Cevap şuydu: neredeyse her ölçü boşluğu için tam olarak bir tane. Ne eksik ne fazla. Şair Odysseus'u dizenin şu uzunluktaki boşluğuna yerleştirmek istediğinde tek bir hazır kalıbı vardı; başka bir boşluk için başka tek bir kalıbı.

Bunun anlamı çok büyüktü. Serbestçe icat eden bir sanatçı, aynı işi gören onlarca farklı deyiş üretir; bolluk yaratır, savurgan olur. Homeros'ta ise savurganlık yoktu. Aşırı bir tutumluluk, aşırı bir kapsayıcılıkla birleşiyordu: her ihtiyaç karşılanmıştı, hiçbir ihtiyaç iki kez karşılanmamıştı. Böyle bir sistem tek bir insanın ömrüne sığmaz. Bu, kuşaklar boyunca yontula yontula biçimlenmiş, miras alınmış bir alettir. Ve böyle bir alete ihtiyaç duyan tek bir şair tipi vardır: metnini önceden yazmayan, dinleyicinin önünde, ölçüyü hiç aksatmadan söylemek zorunda olan şair.

Parry kâğıt üzerinde Homeros'un sözlü bir ozan olduğunu kanıtlamıştı. Ama bu bir çıkarımdı. Kanıtın kendisi kâğıtta değildi, çünkü kanıt bir sesti ve o ses 2 bin 700 yıl önce susmuştu.

Tam o yıllarda Sorbonne'da Slovenyalı bilgin Matija Murko ders veriyordu. Murko, Balkanlarda hâlâ yaşayan bir destan geleneği olduğunu, köylerde ve kasabalarda yazı bilmeyen adamların saatlerce süren kahramanlık şiirleri söylediğini anlatıyor, fonografla kaydettiği örneklerden söz ediyordu. Meillet, öğrencisine bu adamı dinlemesini söyledi. Parry o dersten sonra kararını verdi: kuramını, ölü bir metinde değil, canlı bir gelenekte sınayacaktı.

1933'te bir keşif gezisi yaptı. Ardından, Haziran 1934'ten Eylül 1935'e kadar süren asıl seferini örgütledi. Yanında iki kişi vardı. Biri, Stolac'lı bir gusle şairi olan Nikola Vujnović'ti; hem yol gösteriyor hem de söyleyicilerle yapılan uzun konuşmaları yürütüyordu, çünkü soruları soranın bir yabancı değil, işin içinden biri olması gerekiyordu. Öteki, Albert Lord adında, o sırada 21 yaşında bir asistandı.

Bir de makine vardı. Connecticut'ta bir ses aygıtları şirketine özel olarak yaptırılmış, iki pikap tablalı bir kayıt cihazı. Bir kolla iki tabla arasında anında geçiş yapılabiliyordu; yani bir plak dolarken öteki devreye giriyor, kayıt hiç kesilmiyordu. Bu ayrıntı kulağa teknik geliyor ama meselenin tam kalbindeydi: saatler süren bir şiiri, ancak kesintisiz kaydedebilirseniz gerçekten kaydetmiş olursunuz.

Kayıtlar çoğunlukla kahvehanelerde yapıldı. Sancak bölgesinde, özellikle Ramazan gecelerinde, kahvehane bir sahneye dönüşürdü. Ozan taburede oturur, dizinin üstüne gusleyi koyardı: at kılından tek telli, yayla çalınan bir saz. Gusle melodi çalmaz; inatçı, tek düze bir uğultu tutar ve sesin altına bir zemin döşer. Söyleyici bu zeminin üstünde on heceli dizelerle ilerler; dördüncü heceden sonra küçük bir duraklama vardır ve bu duraklama, Yunan altı ölçülü dizesi kadar değişmezdir. Dinleyici gelir gider, çay içilir, biri arada laf atar, ozan aksatmadan devam eder.

Parry yalnızca şiirleri değil, konuşmaları da kaydetti. Ozanlara sordu: bu şarkıyı nasıl öğrendin, kimden dinledin, birebir aynı mı söylüyorsun? Neredeyse hepsi aynı cevabı verdi: kelimesi kelimesine aynı. Sonra aynı ozan aynı şarkıyı bir yıl sonra bir daha söylediğinde, kayıtlar iki metnin aynı olmadığını gösteriyordu. Uzunluk değişiyor, sahneler yer değiştiriyor, dizeler başkalaşıyordu. Ozanlar yalan söylemiyordu; onların "aynı" dediği şey, bizim anladığımız şey değildi.

Ve bir isim, her kahvehanede tekrar ediyordu: Ćor Huso. Adındaki "ćor" sözcüğü Türkçedeki "kör"den gelir. Kolaşin'li, tek gözü kör bir söyleyiciydi; 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış, Parry gelmeden çok önce ölmüştü. Kimse onu Parry'ye gösteremedi. Ama herkes hocasıydı, herkesin hocasının hocasıydı, bütün büyük şarkılar ondan geliyordu. Parry, planladığı büyük kitabına vereceği başlığı seçmişti bile: Homeros ve Huso. Aradığı ölü şairin izini sürerken, Balkanların ortasında onun aynısını bulmuştu. Adı olan, yüzü olmayan kör bir ata.

1935 yazında Parry, Karadağ'ın kuzeyinde, Osmanlı döneminde Akova denen kasabaya, Bijelo Polje'ye ulaştı. Orada karşısına çıkan adam, aradığı kanıtın kendisiydi.

Avdo Međedović o sırada altmış yaşlarındaydı. 1875 dolaylarında, kasabanın yakınındaki bir köyde doğmuştu. Hiç okula gitmemişti; adını yazamıyordu. Gençliğinde dokuz yıl Osmanlı ordusunda askerlik yapmış, Selanik'te astsubay okulunu bitirmiş, Osmanlıcayı öğrenmişti. Döndükten sonra kasabadaki aile kasap dükkânında çalıştı, tarlasını sürdü. Sesi kalındı ve boğuktu, dişleri dökülmüştü, şarkı söylerken zorlanıyordu. Tarlada tek başına çift sürerken de söylerdi; dinleyeni olsun olmasın.

Parry ondan bildiği en uzun şarkıyı istedi.

Avdo, Smailağa'nın oğlu Meho'nun düğününü anlatan destanı söylemeye başladı. Vujnović günlerce karşısına oturdu ve dize dize yazdı. Temmuz 1935'te tamamlanan bu metin 12 bin 311 dizedir. Yani Odysseia'dan uzundur. Adını yazamayan bir adam, dikte yoluyla, Odysseia'dan uzun bir destan kurmuştu.

Bu şarkının kaynağı da ayrıca çarpıcıdır. Avdo onu bir kitaptan, kendisine yüksek sesle okunan basılı bir derlemeden duymuştu. Basılı metin 2 bin 165 dizeydi. Avdo onu altı katından fazla büyüterek geri verdi. Ezberlememişti; şişirmemişti de. Kısa bir hikâye iskeletini alıp geleneğin bütün araçlarıyla yeniden inşa etmişti.

Parry bunu tesadüf saymadı ve bir deney kurdu. Pljevlja'dan Mumin Vlahovljak adında başka bir ozanı getirtti. Mumin, Avdo'nun daha önce hiç duymadığı bir şarkı söyledi: Beçirağa'nın Meho'su. Bu anlatım 2 bin 294 dize tuttu. Avdo tek seferde, bir kez dinledi. Sonra sıra ona geldi ve aynı hikâyeyi söylemeye başladı. Avdo'nun anlatımı 6 bin 313 dizeydi.

İşte Homeros Meselesi'nin cevabı buradadır. Avdo duyduğunu hatırlamıyordu; duyduğunu yeniden kuruyordu. Hikâyenin ana hattını almış, sonra o hattı kendi malzemesiyle döşemişti. Kalıplar onun kelimeleri, tekrar eden sahneler, yani ordunun toplanması, atın koşumlanması, mektubun yazılması, onun cümleleriydi. Söyleyici bir kayıt cihazı değil, bir bestecidir; ama besteyi önceden değil, tam söylerken yapar.

O halde yüz elli yıllık tartışmanın iki tarafı da yanlış soruyu sormuştu. Homeros ne masa başında yazan tek bir yazardı, ne de sonradan birbirine dikilmiş parçaların toplamı. Üçüncü bir ihtimal vardı ve o ihtimal Balkanlarda hâlâ nefes alıyordu: gelenekten devraldığı bir dille, dinleyicinin önünde, söylerken kuran bir şair.

Parry o sonbaharda 3 binden fazla alüminyum plakla ülkesine döndü. Malzemenin çözümlenmesi, kitabın yazılması, kanıtın dünyaya sunulması önündeydi. 3 Aralık 1935 akşamüstü, Los Angeles'ta Palms Oteli'nde, arkadaşlarıyla yemeğe çıkmak için hazırlanıyordu. Bavulunu boşaltırken giysilerin arasındaki tabanca ateş aldı. Göğsünden vuruldu; yan odadaki eşi hemen ambulans çağırdı ama hastaneye varmadan öldü. 33 yaşındaydı. Polis soruşturması ölümü kaza olarak kaydetti. Otopsi yapılmadan yakıldığı için, geriye kalan soruların hiçbiri hiçbir zaman kapanmadı.

Sandıklar açılmamış halde kaldı.

Onları açan Albert Lord oldu. Plakları Harvard'da tasnif etti, çözümledi, hocasının yarım kalan kanıtını tamamladı. 1950 ve 1951'de aynı yollara geri döndü. Akova'da Avdo'yu buldu; adam hâlâ hayattaydı ama çok yaşlanmıştı, nefesi yetmiyordu, eski uzunlukta söyleyemiyordu. Elinden geleni söyledi. 1955'te öldü. Etrafındaki dünya da onunla birlikte gidiyordu: radyo geldi, yollar açıldı, okuma yazma yayıldı, savaşlar kahvehaneleri dağıttı. Parry'nin plaklara aldığı şey, kaybolmakta olan bir geleneğin son büyük ustasının sesiydi.

Lord 1960'ta bulguları "Destanı Söyleyen" adlı kitapta topladı ve tek bir Homeros sorusuna verilmiş cevap, bir yönteme dönüştü. Aynı bakışla Beowulf'a bakıldı, Roland Destanı'na bakıldı, Kırgız ozanlarının Manas'ına bakıldı; Türk âşık geleneğindeki doğaçlama, Dede Korkut anlatılarındaki tekrar eden kalıplar aynı çerçevede tartışıldı. Karşı çıkanlar da oldu: Homeros'u bir kalıp makinesine indirgemenin şiirin sanatını gözden kaçırdığını söyleyenler haklı bir noktaya bastılar, çünkü kalıpla söylemek sıradan söylemek demek değildir. Avdo'nun kendisi bunun en iyi kanıtıdır; aynı geleneği paylaşan onlarca ozanın içinde bir tek o, Odysseia uzunluğunda bir yapı kurabilmiştir. Gelenek herkese aynı aleti verir; o aletle katedral kuran biri çıkarsa, bu geleneğin değil, o adamın hesabına yazılır.

Homeros'un yüzünü hâlâ bilmiyoruz. Doğduğu şehri, yaşadığı yüzyılı, gerçekten kör olup olmadığını, hatta tek bir insan olup olmadığını bilmiyoruz. Ama ne yaptığını biliyoruz. Bunu, bir Sancak kahvehanesinde, kendi adını okuyamayan yaşlı bir kasabın günlerce süren sesinden öğrendik. Herkesin adını andığı, kimsenin gösteremediği kör ata, iki ayrı gelenekte iki kez karşımıza çıktı: birinde Homeros, ötekinde Ćor Huso. Elimize geçen bir yüz değil, bir yöntem oldu.

Ve o alüminyum plaklar hâlâ duruyor. Artık hiçbir yerde yaşamayan bir geleneğin son sesi, kırılgan metal diskler halinde, bir kütüphane deposunda bekliyor.

Nöron Edebiyat'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.