2026-10-05 · 26 dk
Fatih'in ölümünden sonra ağabeyi II. Bayezid'e karşı tahtı kaybeden Şehzade Cem'in Rodos şövalyelerine sığınmasıyla başlayan ve onu Fransa ile Roma arasında elden ele dolaşan bir siyasi rehineye dönüştüren on dört yılını anlatıyor. Kendi kardeşinin esir kalması için Papa'ya yıllık kırk bin duka ödediği, ölümünden dört yıl sonra cenazesinin Bursa'ya dönebildiği bir ömrün hikâyesi.
cem sultanosmanlırehin şehzadebayezid iirodosBir imparatorluğun şehzadesi, hayatının son on dört yılını kendi ülkesinden binlerce kilometre uzakta, şatolarda ve saraylarda ağırlanarak geçirdi. Ona hiç zincir takılmadı; çünkü ağabeyi, onu tutan her ele yılda kırk bin duka ödüyordu. Avrupa'nın en pahalı misafiri, aslında kıtanın en değerli rehinesiydi.
3 Mayıs 1481'de, İstanbul'un doğusunda, Gebze yakınlarındaki Hünkârçayırı denilen ovada bir çadırın içinde elli yaşına basmak üzere olan bir adam öldü. Adı Mehmed'di; Avrupa onu Fatih diye tanımıştı, Konstantinopolis'in surlarını yirmi bir yaşında aşan, Balkanları bir uçtan bir uca Osmanlı haritasına katan, son seferine de hasta hasta çıkmış olan adam. Ordusu doğuya doğru yürüyordu, kimse nereye gittiğini tam olarak bilmiyordu; kimi Mısır diyordu, kimi Rodos. Fatih o sabah artık atına binemeyecek kadar ağırlaşmıştı. Öğleden sonra öldüğünde, çadırın etrafındaki birkaç kişi dışında kimse bunu bilmiyordu.
Ve o andan itibaren Osmanlı tarihinin en keskin saatleri başladı. Çünkü imparatorluğun tahtı için yazılı bir kural yoktu. Ne en büyük oğul otomatik olarak hükümdar olurdu, ne de bir vasiyet bağlayıcıydı. Taht, İstanbul'a ilk ulaşanın, yani ordunun ve başkentin kendisine biat ettiği kişinin olurdu. Fatih'in iki oğlu vardı. Büyüğü Bayezid, otuz üç yaşında, Amasya'da vali. Küçüğü Cem, yirmi bir yaşında, Konya'da, Karaman eyaletinin başında. İkisi de başkentten yüzlerce kilometre uzaktaydı ve ikisinin de haberciye ihtiyacı vardı.
Veziriazam Karamanî Mehmed Paşa, bu yarışın hakemi olmak istedi. Fatih'in ölümünü gizledi, orduyu geri çevirdi, cesedi bir tahtırevana koyup İstanbul yolunda ilerlemeye başladı. Aynı zamanda haberciler yolladı. Kaynakların büyük bölümü onun Cem'i tuttuğunu söyler; veziriazam genç şehzadede, babasının sert ve hırslı siyasetini sürdürecek adamı görüyordu. Ama bu hesap, hesabı yapan adamın ömründen uzun sürmedi. Yeniçeriler, padişahın öldüğünü öğrendiklerinde ayaklandılar, veziriazamın oyununu sezdiler ve 4 Mayıs'ta Karamanî Mehmed Paşa'yı öldürdüler. Başı bir mızrağa geçirildi. İstanbul'da yağma başladı, Yahudi ve Hristiyan mahalleleri talan edildi, iki gün boyunca şehrin düzeni çöktü. Bayezid'in on bir yaşındaki oğlu Korkut, babası gelene kadar kaymakam olarak tahta oturtuldu; bir çocuk, imparatorluğun en kritik üç haftasında İstanbul'un resmî otoritesiydi.
Bayezid 21 Mayıs'ta şehre girdi. Ertesi gün tahta oturdu, yeniçerilere cülûs bahşişi dağıttı, babasını Fatih Camii'nin yanına defnetti. Her şey bitmiş görünüyordu.
Cem ise haberi çok geç aldı. Konya'ya ulaşan ilk bilgiler karmakarışıktı; babasının ölümünü duyduğunda İstanbul'da kardeşi çoktan biat almıştı. Ama Cem teslim olmayı düşünmedi. Hayatı boyunca kendisine öğretilen şey şuydu: taht, isteyenin ve alanın hakkıdır. Dahası elinde bir iddia vardı. Bayezid eyalet valisiyken doğmuştu; Cem ise babası padişahken, Edirne sarayında, 1459 yılının aralık ayında dünyaya gelmişti. Hükümdar oğlu olmak, bir vali oğlu olmaktan üstündü — en azından Cem'in ve çevresindekilerin gözünde.
Konya'da adamlarını topladı, Karaman'ın atlı kuvvetlerini, eski Karamanoğlu beylerinin hâlâ Osmanlı'ya ısınamamış savaşçılarını yanına çekti ve kuzeybatıya, Bursa'ya yürüdü. Yolu kesmeye gelen Ayas Paşa'yı 28 Mayıs'ta İnegöl civarında yendi. Ardından Bursa'ya girdi — Osmanlı'nın ilk başkentine, hanedanın türbelerinin, Orhan'ın, Murad'ın, Yıldırım'ın yattığı şehre.
Ve orada padişah oldu.
Bu bir mecaz değil. Cem Sultan Bursa'da kendi adına para bastırdı. Cuma hutbesinde kendi adının okunmasını emretti. Bir hükümdarın iki temel alâmeti buydu: sikke ve hutbe. Vergi topladı, berat verdi, divan kurdu. Bütün bunlar on sekiz gün sürdü. Osmanlı tarihinde adı sikkeye ve hutbeye girip de hükümdarlar listesine girmeyen tek şehzade odur.
Bu on sekiz günde Cem, kardeşine bir teklif gönderdi. Teklif açıktı ve aslında akıllıydı: imparatorluk ikiye bölünsün, Anadolu benim olsun, Rumeli senin. İki Osmanlı devleti, iki kardeş, bir sınır. Avrupa'da ve İslam dünyasında bunun örnekleri vardı; hanedanlar toprağı miras gibi paylaşırdı. Ama Osmanlı'nın yürüdüğü yol o değildi. Bayezid'in cevabı, kaynakların aktardığı kadarıyla, tek bir fikir etrafında döndü: hükümdarlar arasında kardeşlik olmaz. Devlet bölünmez, paylaşılmaz, ortak kabul etmez.
Haziran ayının ortasında Bayezid'in ordusu Anadolu yakasına geçti. Yeniçeri ocağı, Rumeli'nin tımarlı sipahileri, topçular — Fatih'in kırk yıl boyunca biriktirdiği savaş makinesinin tamamı, Bursa'ya doğru yürüyordu. Cem'in on sekiz günlük saltanatının son günü geldiğinde, karşısındaki şey artık bir kardeş değildi; babasının ordusuydu.
20 Haziran 1481. Bursa ile İznik arasındaki Yenişehir ovası. Yaz başının o ağır sıcağında iki Osmanlı ordusu karşı karşıya dizildi ve bayraklarının üzerinde aynı hanedanın alâmetleri vardı.
Eşitsiz bir karşılaşmaydı. Bayezid'in yanında merkezin bütün kurumsal gücü duruyordu: maaşlı, eğitimli, tüfekli yeniçeriler; Rumeli'den gelen tımar sahipleri; babasının seferlerinde yetişmiş paşalar. Cem'in yanında ise bir koalisyon vardı — ve koalisyonların zayıflığı, her parçasının kendi hesabını yapmasıdır. Karaman'ın atlıları, Osmanlı merkeziyetinden rahatsız beyler, eski bir hanedanın son temsilcisi Karamanoğlu Kasım Bey ve Cem'in çocukluğundan beri yanında olan lalası, hocası konumundaki Yakup Bey.
Savaş başladığında Cem'in cephesi hızla çözüldü. Kaynaklar, bozgunun asıl sebebi olarak çarpışmanın şiddetini değil, saf değiştirmeyi gösterir: Yakup Bey ve Karamanoğlu Kasım Bey, kritik anda Cem'in safını terk ettiler. Bir ordunun kanadı çekilince orta da dayanamaz. Cem'in kuvvetleri dağıldı, geri çekilme panikle karıştı, ova sahipsiz atlarla doldu. Cem'in kendisi yaralandı. Hayatında gireceği tek büyük meydan savaşı birkaç saat içinde bitmişti ve kaybetmişti.
Konya'ya kaçtı. Orada durup yeniden toplanmayı düşündüğü sırada, kardeşinin ordusunun arkasından geldiğini öğrendi. Artık Anadolu'da güvenli bir karış toprağı yoktu. Ailesini, annesi Çiçek Hatun'u, eşini, küçük çocuklarını yanına aldı, hazinesinden taşıyabildiği kadarını yükledi ve güneye, Toroslar'a doğru yola çıktı. Dağ geçitlerinden Çukurova'ya indi, Tarsus'u geçti ve Osmanlı sınırının dışına, Memlük topraklarına girdi.
Bu, Osmanlı hanedanı için yeni bir şeydi. Daha önce de kardeşler taht için savaşmıştı; ama yenilen taraf ya ölür ya da yakalanırdı. Cem bir üçüncü yol açtı: sınırı geçmek. Ve bu yol, ileride onun hikâyesini tamamen değiştirecek bir şeyi gün yüzüne çıkardı — mağlup bir Osmanlı şehzadesi, yabancı bir hükümdarın elinde bir koz olabiliyordu.
Halep'ten Şam'a, Şam'dan Kudüs'e geçti. Kudüs'te mukaddes mekânları ziyaret etti. Ardından Kahire'ye vardı; 1481 yılının sonbaharıydı. Memlük Sultanı Kayıtbay onu bir kaçak gibi değil, bir hükümdar misafiri gibi karşıladı. Şehrin dışında karşılama töreni düzenledi, ona saray tahsis etti, masraflarını üstlendi. Kayıtbay'ın cömertliğinin siyasi bir tarafı da vardı: Memlükler, kuzeydeki genç ve iştahlı Osmanlı devletinden tedirgindi ve ellerinde onun tahtına talip bir şehzadenin bulunması, pazarlık masasında işe yarayabilirdi. Ama en azından Kahire'de Cem'e insan gibi davranıldı.
Orada bir şey yaptı ki hanedanda başka hiçbir şehzade yapmamıştı: 1482'nin hac mevsiminde Mekke'ye gitti, haccını eda etti, Medine'yi ziyaret etti. Osmanlı hanedanının hac yapan tek şehzadesi olarak kaldı. Bu, siyasi hesaplardan bağımsız bir meşruiyet de taşıyordu; sonraki yıllarda kardeşine yazdığı mektuplarda bu unvanı bir gurur gibi andı, Bayezid de bu imayı karşılıksız bırakmadı ve ona, kendisinin de bir başka türlü büyük bir cihada giriştiğini hatırlatan manzum cevaplar gönderdi. İki kardeş, biri İstanbul'da taht üstünde, biri Kahire'de sürgünde, şiirle atıştılar.
Ama Cem Kahire'de kalmaya razı değildi. 1482 baharında Anadolu'dan haber geldi: Karamanoğlu Kasım Bey — Yenişehir'de onu bırakıp giden adam — şimdi onu çağırıyordu. Bayezid'in Anadolu'daki hoşnutsuzları ayaklanmaya hazırdı, yeter ki başlarında bir şehzade olsun. Cem ailesini Kahire'de bıraktı ve küçük bir maiyetle Anadolu'ya döndü.
İkinci deneme birincisinden daha hızlı çöktü. Konya'yı kuşattı, alamadı. Ankara'ya yönelmeyi düşündü, olmadı. Yanına gelmesi beklenen kuvvetler gelmedi; çünkü bir yıl içinde Bayezid tahtını sağlamlaştırmış, Anadolu beylerine hem korkuyu hem de menfaati göstermişti. Cem yeniden Toroslar'a sığındı.
Bu noktada Bayezid ona bir teklif yaptı — ve bu teklif, Osmanlı tahtının mantığını çok iyi anlatır. Kardeşini öldürmeyi değil, nötralize etmeyi öneriyordu: Kudüs'e yerleş, siyasetten tamamen çek, karşılığında sana yılda 1 milyon akçe maaş bağlayayım. Rahat bir ömür, saygın bir sürgün, hiçbir iddia.
Cem reddetti. Yirmi iki yaşındaydı ve bir hükümdar olmak üzere büyütülmüştü; bir emekli şehzade olarak ölmeyi kabul edemedi. Aklında yeni bir plan vardı: Rumeli. Avrupa yakasına geçerse, oradaki akıncı beylerinin, uç kuvvetlerinin ve babasının eski adamlarının kendisine katılacağını düşünüyordu. Ama Anadolu'dan Rumeli'ye geçmenin yolu, kardeşinin donanmasının kontrolündeki boğazlardan geçiyordu.
Bir tek kapı açık görünüyordu. Güneyde, Anadolu kıyısının hemen karşısında bir ada vardı; Osmanlı'nın hasmı, ama kendi başına güçlü bir devlet değildi. Cem oraya haber yolladı ve kendisine gemi ve güvenli geçiş istedi.
29 Temmuz 1482'de Cem Sultan Rodos'a ayak bastı.
Adayı, Kudüs kökenli bir askerî tarikat olan Hospitalier Şövalyeleri, yani Avrupa'nın Rodos Şövalyeleri dediği örgüt yönetiyordu. Başlarında, uzun ömrünü Osmanlı'ya karşı savaşmakla geçirmiş bir Fransız asilzadesi, büyük üstat Pierre d'Aubusson vardı. Cem'in geldiği gün Rodos limanında toplar atıldı, şehrin ileri gelenleri rıhtıma dizildi, şehzade bir hükümdar gibi karşılandı. Ona ve maiyetindeki birkaç düzine adamına konak verildi, sofralar kuruldu, hürmet gösterildi. Cem ile Rodos Şövalyeleri arasında bir de anlaşma imzalandı: şövalyeler onu güvenli biçimde Rumeli'ye geçirecek, Cem tahta oturduğunda da adaya ticaret ayrıcalıkları ve barış tanıyacaktı.
Ama Cem'in göremediği bir şey vardı. O, Rodos'a bir müttefik aramaya gelmişti. Rodos ise kapısına, Avrupa siyasetinin o yıllardaki en değerli nesnesinin kendi ayağıyla geldiğini görmüştü.
Çünkü Cem'in değeri artık onun ne yapabileceğinde değildi; sadece yaşıyor olmasındaydı. Elinde Cem'i tutan taraf, İstanbul'daki padişaha karşı sürekli bir tehdit taşıyordu: "İstersem onu yarın bir orduyla sınırına yollarım." Bu tehdidin karşılığı pazarlıkla ölçülebilirdi. Ve Bayezid ödemeye hazırdı.
Birkaç hafta sonra şövalyeler Cem'e, Rumeli'ye geçişin hazırlıkları için önce Fransa'daki tarikat topraklarına gitmesi gerektiğini söylediler. 1 Eylül 1482'de gemiye bindirildi. Vardığı yer Nice'ti; Rumeli'ye bir daha hiç yaklaşmadı. Kısa süre içinde anladı ki misafir değil, mahpustur. Gemiden indiği andan itibaren hayatının geri kalanında bir daha hiçbir kapıyı kendi iradesiyle açamayacaktı.
1483'te büyük üstat ile Bayezid arasında anlaşma tamamlandı: şövalyeler Cem'i gözetim altında tutacak, Osmanlı hazinesi bunun için yılda 45 bin duka altın ödeyecekti. Bir insanın yıllık fiyatı belirlenmişti. Üstelik bu paranın hem ödeyeni hem alanı memnundu; biri kardeşinin Avrupa'da serbest dolaşmasından kurtuluyor, diğeri tarikatının bütçesini bir şehzadenin varlığıyla finanse ediyordu.
Sonraki altı yıl, Fransa'nın iç bölgelerinde kaleden kaleye taşınmakla geçti. Savoy topraklarında, Auvergne'de, dağ başlarındaki şatolarda tutuldu; her taşınma, kaçırılma ihtimalini azaltmak içindi. En sonunda ona özel bir yapı inşa edildi: Limousin bölgesinin iç kesimindeki küçük bir kasabada, Bourganeuf'ta, yüksek duvarlı yuvarlak bir kule. O kule bugün bile Avrupa'nın ona verdiği adla, Zizim Kulesi diye bilinir. Çünkü Avrupa onun adını söyleyemiyordu; Cem, Batı dillerinde Zizim oldu.
Bu yıllarda Cem kaçmayı denedi. Bir Fransız kalesinde, çevredeki soylulardan birinin yardımıyla kurulan bir kaçış planı son anda açığa çıktı ve bundan sonra gözetim sertleşti. Maiyeti eridi; bazı adamları öldü, bazıları ayrıldı, bir kısmı casusluk şüphesiyle uzaklaştırıldı. Mektupları okundu, ziyaretçileri elendi.
Ve Anadolu'dan gelen haberler onu çökertti. Kahire'de bıraktığı ailesine dokunulmamıştı; ama Osmanlı topraklarında kalan küçük oğlu Oğuz Han, 1483'te İstanbul'da öldürüldü. Çocuk, babasının iddiasının canlı bir uzantısı olduğu için ortadan kaldırılmıştı. Cem bu haberi bir Fransız kalesinin duvarları arasında aldı ve yapabileceği hiçbir şey yoktu. Şiir yazmaya bu yıllarda başladı diyemeyiz — Cem iyi eğitimli, Türkçe ve Farsça divan sahibi, Arapça bilen bir şehzadeydi — ama gurbet ve çaresizlik onun şiirinin asıl konusu bu yıllarda oldu. Maiyetindeki birinin kaleminden çıkan ve bugün Vâkıât-ı Sultan Cem adıyla bilinen günlükte, bu yılların hem törenleri hem de küçük küçük aşağılanmaları yan yana durur.
Bu arada Avrupa'da onun için bir açık artırma yürüyordu. Macaristan kralı Matthias Corvinus onu istiyordu, çünkü Osmanlı sınırında savaşan taraf kendisiydi. Venedik ilgileniyordu, Napoli ilgileniyordu, Fransa onu elinde tutuyordu, Kahire'deki Kayıtbay geri istiyordu ve bütün bu talepler arasında en ısrarlısı Roma'ydı. Papalık, Cem'i bir haçlı seferinin manivelası olarak görüyordu: önce şehzade Hristiyan hükümdarların desteğiyle Osmanlı tahtına oturtulur, sonra ondan şükran ya da taviz koparılırdı.
1489'un başında pazarlık bitti. Rodos Şövalyeleri, yedi yıl boyunca ellerinde tuttukları adamı papalığa teslim etmeye razı oldular — karşılığında büyük üstat d'Aubusson kardinallik tacı ve tarikatı için ayrıcalıklar aldı. Cem Sultan, Fransa'nın kalelerinden alındı, İtalya'ya götürüldü.
1489 yılının mart ayında Roma, bir Osmanlı şehzadesini seyretmek için sokaklara döküldü.
Cem şehre bir mahpus gibi değil, bir devlet konuğu gibi sokuldu. Kortej, kardinallerin ve papalık muhafızlarının eşliğinde ilerledi; halk, Konstantinopolis'i alan adamın oğlunu, sarığıyla, atıyla, gri sakalsız genç yüzüyle görmek için pencerelere tırmandı. Vatikan'da Papa VIII. Innocentius onu kabul etti. Törenin bir ayrıntısı Avrupa'da uzun süre anlatıldı: Cem, papanın ayağını öpmeyi reddetti; onun yerine sadece eğildi ve kucaklaştı. Esirdi, ama bir hükümdar ailesinin ferdi olarak protokolde kendi yerini savunuyordu.
Vatikan'da ona odalar tahsis edildi, hizmetkâr verildi, avlanmasına bile izin verildi. Dışarıdan bakan, ağırlanan bir prens görürdü. Oysa kapıda nöbetçi vardı, mektupları açılıyordu, nereye giderse muhafız gidiyordu. Ve kaldığı her ay için İstanbul'dan Roma'ya para akıyordu: Bayezid, kardeşinin papalık gözetiminde tutulması için yılda 40 bin duka ödüyordu. Osmanlı hazinesi, Osmanlı tahtının en ciddi rakibini Hristiyan dünyasının merkezinde beslemek için düzenli bir bütçe ayırmıştı. Bu, dönemin en tuhaf mali kalemlerinden biridir: bir devletin, kendi şehzadesini kendi düşmanının elinde tutması için ödediği kira.
Bayezid bu ilişkiyi sadece parayla yürütmedi. Roma'ya elçiler, hediyeler, jestler gönderdi. 1492'de papalığa, Hristiyanlık için en kıymetli emanetlerden biri sayılan Kutsal Mızrak'ın parçasını yolladı. Bir Osmanlı padişahının papaya kutsal emanet armağan etmesi, Cem'in hayatta kalmasının diplomatik ağırlığını gösterir. Amaç basitti: Roma, Cem'i serbest bırakmasın ve bir haçlı seferinin başına geçirmesin.
Roma'da Cem'in üzerindeki en büyük baskı ise din değiştirmesi yönündeydi. Hristiyan olursa önünde açılacak kapılar anlatıldı: Avrupa ordularının desteği, belki bir krallık, belki Osmanlı tahtı. Cem kabul etmedi. Yıllarca, kaleden kaleye, saraydan saraya taşınırken Müslüman kaldı, namazını kıldı, maiyetindeki birkaç adamla kendi dilini konuşmayı sürdürdü. Tek bir isteği vardı ve onu her fırsatta tekrarladı: ya Rumeli'ye geçirilsin ya da İslam topraklarına, mümkünse Kahire'ye gönderilsin. Hiçbiri olmadı. Çünkü artık hayatının yönünü belirleyen şey onun iradesi değil, Avrupa devletlerinin birbirine karşı elinde tuttuğu kozun değeriydi.
Cem'in varlığının Osmanlı siyaseti üzerindeki etkisi de tam burada görülür. Bayezid, saltanatının ilk on dört yılında Avrupa'da büyük bir fetih hareketine girişmedi. Babası her yıl sefere çıkan bir padişahtı; oğlu ise ihtiyatlı, temkinli, mali ve idari düzeni toparlamaya yönelen bir hükümdar oldu. Bunun tek sebebi Cem değildi elbette; ama Bayezid'in her hamlesinde, Batı'da herhangi bir kralın yanına bir Osmanlı şehzadesi alıp sınıra yürüme ihtimali vardı. Cem, hiç ordu toplamadan, hiç savaş kazanmadan, sadece nefes alarak kardeşinin elini bağlamıştı.
1492'de Innocentius öldü. Yerine geçen VI. Alexander, Borgia ailesinden, Rönesans'ın en pragmatik papalarından biriydi ve Cem'i devraldığı mirasın en kıymetli kalemi olarak gördü. Osmanlı ödemeleri sürdü, gözetim sürdü, vaatler sürdü. Cem otuzlarının başındaydı ve on yılı aşkın bir süredir kendi hayatı üzerinde hiçbir kararı kendisi vermiyordu. Şiirlerinde, kendisini bir av gibi, bir rehin gibi, dünyanın öteki ucuna sürüklenmiş biri gibi anlattı; vatan hasretini ve kardeşine duyduğu sitemi aynı cümlelerde taşıdı.
Sonra 1494'te İtalya'nın dengesi devrildi. Fransa Kralı VIII. Charles, Napoli Krallığı üzerindeki hak iddiasını kullanarak Alpleri aştı ve büyük bir orduyla yarımadaya girdi. Planı sadece Napoli değildi; genç kral, oradan doğuya geçip bir haçlı seferi düzenlemeyi, Osmanlı'ya karşı yürüyüp Kudüs'e kadar gitmeyi hayal ediyordu. Ve o seferin siyasi bayrağı için ihtiyaç duyduğu adam Roma'da oturuyordu.
Fransız ordusu 1495 ocağında Roma'ya girdi. Papa, şehri yakıp yıkmaması karşılığında krala iki şey verdi: kendi oğlu Cesare'yi rehin ve Cem Sultan'ı.
Bu, Cem'in on dört yıl boyunca beklediği şeye en çok yaklaştığı andı. Nihayet bir ordu vardı, nihayet doğuya bakan bir plan vardı ve o plan onun adını taşıyordu. Fransız kralının maiyetinde güneye, Napoli'ye doğru yola çıkıldı.
Ama Cem yolda hastalandı. Rahatsızlığı Roma'dan çıktıktan kısa süre sonra başladı, hızla ağırlaştı; onu at üstünde taşımak imkânsız hale geldi. Napoli'nin kuzeyindeki Capua'da bir sarayda yatağa düştü. 25 Şubat 1495'te öldü. Otuz beş yaşındaydı. Hayatının son on dört yılının tamamını, tahtını kaybettiği günden sonra, başkalarının elinde bir rehin olarak geçirmişti.
Ölümünün ardından hemen zehirlenme söylentisi çıktı. Hem Fransız çevreleri hem Osmanlı kaynakları, papalığın ya da Bayezid'in adamlarının yavaş etkili bir zehir kullandığını yazdı. Mantık her iki tarafta da vardı: Cem bir Fransız haçlı seferinin başına geçerse papalık kontrolü kaybediyordu, Bayezid ise asıl felaketi yaşıyordu. Ama bu iddiaların hiçbiri kanıtlanamadı; o dönemin bilinen hastalıkları, yolculuk koşulları ve yıllarca süren hapsin yıprattığı bir beden de aynı sonucu verebilirdi. Tarihçiler bugün de bu soruyu açık bırakır.
Ölümüyle hikâye bitmedi, çünkü ceset de bir koz sayıldı. Cem'in bedeni mumyalanıp Napoli civarında saklandı. Bayezid, kardeşinin öldüğüne dair kesin bilgiyi aldıktan sonra cenazeyi istedi; İtalya'daki taraflar ise bunu bir pazarlık malzemesi olarak tuttu. Diplomatik yazışmalar, elçiler, şartlar ve nihayetinde bir uzlaşma... Dört yıl geçti. Cem Sultan'ın tabutu ancak 1499'da Osmanlı topraklarına ulaştı ve Bursa'ya götürüldü. On sekiz gün padişahlık yaptığı şehirde, Muradiye külliyesinde, hanedanın şehzadelerinin yattığı türbelerin arasına, kendisinden önce ölen ağabeyi Mustafa'nın yanına gömüldü. Hayatında bir daha göremediği topraklara, ölümünden dört yıl sonra, bir sanduka içinde döndü.
Bu hikâyenin bıraktığı iz, bir şehzadenin talihsizliğinden büyüktür.
Önce hanedanın kendi içinde: Cem vakası, Osmanlı'ya taht kavgasının artık bir iç mesele olmadığını gösterdi. Yenilen şehzade sınırı geçebiliyor, yabancı bir devletin elinde süresiz bir tehdide dönüşebiliyor ve devletin dış politikasını on yıllarca kilitleyebiliyordu. Bayezid'in kendi oğulları arasındaki kavga da yıllar sonra aynı korkunun gölgesinde yaşandı; tahta çıkan oğlu Selim, kardeşlerini ve yeğenlerini ortadan kaldırma işini hiç gecikmeden yaptı. Osmanlı tarihinde çok tartışılan kardeş katli uygulamasının sertleşmesini tek bir olaya bağlamak doğru olmaz, ama Cem'in on dört yılı, bu uygulamayı savunanların elindeki en güçlü örnek oldu: canlı bırakılan bir rakip, Roma'ya kadar gider.
Sonra Avrupa'da: Cem, Batı'nın Osmanlı'yı yakından tanıdığı ilk büyük temastı. Roma'da, Fransa'da, Savoy şatolarında onu gören ressamlar, elçiler, kronik yazarları gördüklerini anlattı; Rönesans resminde ve Avrupa edebiyatında Zizim adı yüzyıllarca dolaştı, tiyatroya ve romana konu oldu. Avrupa, karşısındaki imparatorluğun bir hanedan olduğunu, o hanedanın içinde çatlaklar bulunduğunu ve bu çatlakların kullanılabileceğini Cem sayesinde öğrendi. Sonraki yüzyıllarda Osmanlı iç çekişmelerine müdahale fikri, hep bu ilk tecrübenin üzerine kuruldu.
Ve son olarak kendi soyunda: Cem'in ailesi dağıldı. Bir oğlu daha çocukken İstanbul'da öldürüldü; Kahire'de bıraktığı eşi, annesi ve kızı Osmanlı'ya dönmedi. Hayatta kalan oğlu Murad, babasının bir zamanlar misafir gibi karşılandığı Rodos'a sığındı, orada Hristiyan olarak yaşadı ve bir aile kurdu. 1522'de Kanuni Sultan Süleyman Rodos'u fethettiğinde, adada bulunan Murad ve oğlu öldürüldü. Böylece Cem Sultan'ın soyu, hikâyenin başladığı yere, kaderinin satılığa çıkarıldığı o adaya kırk yıl sonra geri dönüp orada kapandı.
Bursa'daki o türbede yatan adam, hanedanın en iyi eğitim görmüş, en çok dil bilen, en iyi şiir yazan şehzadelerinden biriydi. İki dilde divan bıraktı, Farsça'dan tercümeler yaptı, çevresinde şairler topladı. Bütün bunlar, tarihe adının yanına yazılan tek kelimenin önünde silikleşti: rehin. Osmanlı tahtı için yürüdüğü yol on sekiz gün sürmüş, o yolun bedeli ise on dört yıl ve bir ömür olmuştu.
Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.