← Nöron Biyografi

Roma'ya Giden Samuray: Hasekura'nın Boşa Çıkan Yolculuğu

2026-10-04 · 20 dk

▶ Spotify’de dinle

Sendai beyi Date Masamune'nin elçisi olarak 1613'te Pasifik'i aşan samuray Hasekura Tsunenaga'nın Meksika, İspanya ve Roma'ya uzanan yedi yıllık yolculuğunu, Madrid'de vaftiz edilip Papa V. Paulus'un huzuruna çıkışını ve Roma'nın ona verdiği vatandaşlık beratını anlatıyor. Döndüğünde ülkesinin Hıristiyanlığı yasakladığını, getirdiği her kâğıdın değersizleştiğini ve iki yıl sonra ölen adamın oğluyla hizmetkârlarının 1640'ta bu inanç yüzünden başlarının kesilmesini konu alıyor.

japonyasamurayromahıristiyanlıkkeşif

Bölüm metni

1613'te bir samuray, efendisinin mektuplarıyla Pasifik'e açılır; Meksika'yı karadan geçer, Atlantik'i aşar, İspanya kralının ve Roma papasının huzuruna çıkar. Yedi yıl sonra Sendai'ye vardığında, limana ayak basmasından iki gün sonra ülkesinde bir ferman okunur: inandığın şey artık yasak. Dünyanın yarısını dolaşıp eli boş dönen adamın hikâyesi.

2 Aralık 1611'de Japonya'nın kuzeydoğusundaki Sanriku kıyısını önce yer sarstı, sonra deniz yuttu. Balıkçı köyleri, tuzlalar, pirinç tarlaları birkaç saat içinde çamura döndü. Bu kıyı, Sendai beyi Date Masamune'nin topraklarıydı ve o yıllarda Japonya'nın en hesaplı adamlarından biri sayılan Masamune, yıkılan kıyısına bakarken aklından geçenleri kayıtlara dökmedi. Ama sonraki iki yılda yaptığı şey, ne düşündüğünü yeterince anlatır: denizin aldığını denizden geri almaya karar verdi.

Masamune, tek gözünü çocukluğunda geçirdiği bir hastalıkta kaybetmiş, sağ kalan gözüyle ülkesinin siyasetini kırk yıl boyunca dikkatle izlemiş bir adamdı. Tokugawa hanedanı iktidarı daha yeni sağlamlaştırmıştı; Japonya uzun savaş yüzyılından çıkmış, ülkeyi tek merkezden yönetmeye kararlı bir şogunluk kurulmuştu. Masamune bu düzenin içinde güçlü ama çevrede bir beydi. Başkentten uzak olmanın bir bedeli, bir de fırsatı vardı: Pasifik kıyısı onun elindeydi, ve Pasifik'in karşı tarafında İspanya Kralı'nın gümüş dolu sömürgesi Yeni İspanya, yani bugünkü Meksika duruyordu.

Fırsat 1611'de kapıya kendi geldi. İspanyol denizci ve elçi Sebastián Vizcaíno, Japonya kıyılarını haritalamak ve şogunlukla ilişki kurmak üzere gelmiş, işini bitirdiğinde gemisini kullanılamaz halde bulmuştu. Masamune ona dönüş yolu teklif etti: gemiyi birlikte yapalım, benim adamlarım da binsin. Şogunluğun deniz işlerinden sorumlu memuru Mukai Shōgen gözetiminde, Tsukinoura koyunda, bugünkü Ishinomaki yakınlarında bir tersane kuruldu. Kayıtlara göre 800 gemi ustası, 700 demirci ve 3000 marangoz çalıştı; gövde 45 günde suya indi. Beş yüz tonluk, Avrupa usulü, Japon elinden çıkmış bir kalyondu. Adını İspanyolca verdiler: San Juan Bautista, yani Vaftizci Yahya.

Geriye tek soru kalmıştı. Bu gemiyle okyanusun öbür ucuna kim gidecek?

Masamune'nin seçtiği adam, hanedanının en parlak savaşçısı değildi. Hasekura Tsunenaga kırklı yaşlarının başında, orta rütbeli bir vasaldı. 1597'de Toyotomi Hideyoshi'nin Kore seferinde kısa bir süre savaşmış, sonra taşraya dönüp malikânesini idare etmişti. Hayatındaki asıl olay askerî değil ailevîydi: babası Hasekura Tsunenari yolsuzlukla suçlanmış, idam edilmiş, ailenin toprakları elinden alınmıştı. Japonya'nın o dönemki ahlakında babanın lekesi oğlun sırtında taşınırdı. Masamune ona, elçilik görevi karşılığında elinden alınanı geri verdi. Yani Hasekura o gemiye yalnız efendisinin ticaret planını taşımak için binmedi; kendi adını temizlemek için bindi. Bu ayrıntıyı akılda tutmak gerekiyor, çünkü yolculuğun sonunda onu bırakmayacak tek şey bu olacaktı.

Yanında bir de rahip vardı: Luis Sotelo. Yıllarca Japonya'da gizli açık vaaz vermiş, Japonca öğrenmiş, Sendai'de Masamune'nin hoşgörüsünden faydalanmış İspanyol bir Fransisken. Hasekura'nın ağzı, kulağı ve Avrupa'daki kapı açıcısı o olacaktı. Taşıdıkları iki mektup, Masamune'nin elinden çıkmıştı: biri Roma'daki papaya, biri İspanya kralına. İkisi de aynı iki şeyi istiyordu. Sendai'ye misyoner gönderin, kiliselerinizi koruyacağım; ve Yeni İspanya ile benim limanlarım arasında düzenli ticaret kurun. Masamune bu mektuplarda kendini Hıristiyanlığa yakın, koruyucu bir bey olarak anlatıyordu. Vaftiz olmamıştı, olmayı da hiç düşünmemişti.

28 Ekim 1613'te Vaftizci Yahya demir aldı. Güvertede yaklaşık 180 kişi vardı: şogunluğun verdiği 10 samuray, Sendai'den 12 samuray, 120 kadar tüccar, gemici ve hizmetli, bir de yolu bilen 40 kadar İspanyol ve Portekizli. Kıyı çizgisi silindikten sonra üç ay boyunca kara görmediler. Pasifik'i Japonya'dan Amerika'ya doğru geçmek, o yüzyılda insanın yapabileceği en uzun kesintisiz deniz yolculuklarından biriydi: kuzeye tırmanıp akıntıyı yakalamak, sonra haftalarca boşluğa doğru gitmek. Japon gemicilerin çoğu için bu, kıyı balıkçılığının ve adalar arası taşımacılığın çok ötesinde bir şeydi.

25 Ocak 1614'te Acapulco'nun önünde demir attılar. Japonya'dan yola çıkmış bir heyet, ilk kez bir İspanyol sömürge limanına giriyordu.

Karşılama beklendiği gibi olmadı. Getirilen hediyelerin kime teslim edileceği, kimin neyi taşıyacağı meselesinde Japonlarla İspanyollar arasında kavga çıktı; Vizcaíno ağır yaralandı. Yerel yönetim olayı büyütmemek için yazılı emir çıkardı: Japonlara saldırılmayacak. Hasekura'nın yolculuğunun ilk dersi buydu. Elçiliği kılıç değil, protokol yürütecekti; ve protokolde hata yapan taraf, haklı olsa bile kaybediyordu.

24 Mart 1614'te başkent Meksiko'ya vardılar. Burada heyetin bir kısmı için yolculuk bambaşka bir yöne saptı. Nisan ayında iki ayrı törende, önce yirmi, sonra yirmi iki Japon vaftiz edildi; ayın sonunda altmış üç kişi birlikte konfirmasyon aldı. Bunlar kuru sayı değil: yola tüccar ya da hizmetli olarak çıkmış insanlar, okyanusun ortasında inançlarını değiştirip geri dönecekleri ülkede suçlu sayılacak bir kimliğe giriyorlardı. Hasekura o törenlerde sıraya girmedi. Vaftizini bekletti, çünkü onu daha büyük bir sahnede, daha büyük bir tanık önünde yapmayı planlıyordu.

Heyet burada bölündü. Bir grup Meksika'da ticaret yapmak üzere kaldı, bir grup gemiyle Japonya'ya döndü; Vaftizci Yahya 1614 sonbaharında Pasifik'i ters yönde geçti. Hasekura ise otuz kadar adamıyla karadan Atlantik kıyısına, Veracruz'a yürüdü. 10 Haziran 1614'te Küba üzerinden Avrupa'ya giden bir İspanyol gemisine bindi. 5 Ekim'de Guadalquivir'in ağzındaki Sanlúcar de Barrameda limanına, kısaca Sanlúcar'a girdiler; 23 Ekim'de Sevilla'ya ulaştılar.

Sevilla onları, bir elçiye değil bir mucizeye gösterilen ilgiyle karşıladı. Şehrin eşrafı, kilisesi, meraklı kalabalığı rıhtıma indi. Avrupalıların çoğu için Japonya, cizvit mektuplarında ve seyahat anlatılarında geçen, dünyanın öbür ucundaki yarı efsanevi bir yerdi. Şimdi o yerin sakinleri, iki kılıcını kuşanmış, saçını tepede toplamış, yabancı bir soyluluğun tavrıyla sokakta yürüyordu. Sevilla heyeti ağırladı, hediye verdi, yol açtı.

Madrid daha soğuktu. 30 Ocak 1615'te Hasekura, Kral Üçüncü Felipe'nin huzuruna çıktı ve Masamune'nin mektubunu sundu. İspanyol sarayı nazikti ama diplomatik olarak uyanıktı ve zihninde tek bir soru vardı: Bu adam kimin adına konuşuyor? Japonya'nın hükümdarı Sendai beyi değildi; ülkenin gerçek sahibi Tokugawa hanedanıydı. Bir taşra beyinin kendi adına imparatorluk düzeyinde anlaşma istemesi, İspanyol hukuk diliyle söylenirse, yetkisiz bir teklifti. Saray yanıtı geciktirdi. Geciktirmek, o çağda hayır demenin kibar biçimiydi.

Hasekura bu arada kendi kararını uyguladı. 17 Şubat 1615'te Madrid'de vaftiz edildi. Törende kralın yakın çevresi hazır bulundu, vaftiz babalığını devletin en güçlü adamı, Lerma Dükü üstlendi. Yeni adı Felipe Francisco Hasekura oldu: krala ve Sotelo'nun tarikatına saygıdan. Bu, inanç kadar politikaydı; bir samurayın Katolik bir elçiye dönüşmesi, Sendai'nin teklifini İspanyol kulağına inandırıcı kılmanın en kısa yoluydu.

Ama olmadı. Aylar geçti, Madrid ne hayır dedi ne evet. Hasekura'nın yanına aldığı kılıç bu odada işe yaramıyordu; burada sabır, mektup ve bekleyiş vardı. Bu yüzden gözünü İspanya'nın üstündeki tek mercie çevirdi: eğer Roma teklifi kutsarsa, Madrid'in itirazı anlamsız kalırdı.

Akdeniz'e açıldılar. Üç İspanyol gemisiyle İtalya'ya giderken hava bozdu ve kafile Fransa'nın güneyinde, Saint-Tropez limanına sığınmak zorunda kaldı. Ekim 1615'te yaşanan bu zorunlu mola, kayda geçmiş ilk Fransız-Japon temasıdır. Yerel soylular heyeti konuk etti ve gördüklerini yazdılar; o notlar bugün Hasekura'nın yolculuğunun en canlı sahnesini verir. Japonların yemeğe elle dokunmadığını, iki küçük çubukla yediğini anlattılar. Yanlarında taşıdıkları yumuşak ipek kâğıtlarla burunlarını silip o kâğıdı bir daha kullanmadan attıklarını şaşkınlıkla kaydettiler; kullanılmış kâğıtları yerden toplayan meraklılar bile olmuştu. Bir de kılıçları: öyle keskindi ki ince bir kâğıdı bıçağın üstüne koyup üflemek, kâğıdı ikiye bölmeye yetiyordu. Avrupa, Japonya'yı ilk kez bu kadar yakından, mektup aracılığıyla değil kendi gözüyle görüyordu.

Fırtına geçti, yola devam ettiler ve Roma'ya vardılar. Şehir onları gösterişli bir törenle karşıladı; heyet, elçilere mahsus bir alayla kente girdi. 3 Kasım 1615'te Hasekura, Papa Beşinci Paulus'un huzuruna çıktı. Masamune'nin iki mektubu altın yazıyla hazırlanmıştı; biri Japonca, biri Latince. Hasekura mektupları sundu, Sotelo konuşmayı yaptı.

Papa, önündeki adamın temsil ettiği şeyin büyüklüğünü gördü. Dünyanın bilinen ucundan, Hıristiyanlığın hiç kök salmadığı bir kültürden kalkıp aylarca denizde kalan, kendisi de vaftiz olmuş bir elçi, Roma'ya ülkesine rahip gönderilmesini istemeye gelmişti. Paulus misyoner meselesinde isteği kabul etti. Ticaret anlaşmasına gelince, konunun kendi yetkisinde olmadığını, bunun İspanya Kralı'nın işi olduğunu bildirdi. Yani Hasekura, Madrid'in geciktirdiği cevabı almak için gittiği yerden, Madrid'e geri yollanmış oldu.

Buna karşılık Roma ona yapabileceği en görkemli şeyi verdi. Şehrin senatosu Hasekura'yı Roma soylusu ve Roma vatandaşı ilan etti; bunun belgesi mühürlendi, eline verildi. Taşralı bir Japon samurayı, imparatorluk çağından kalma bir unvanın sahibi oluyordu. Aynı günlerde Roma'da portresi yapıldı: Avrupa kıyafetiyle değil, kendi giysisiyle, dua eder halde resmedildi; tablo sonradan Sendai'ye, Masamune'ye gönderildi. Bir Japonun Avrupa'da yaptırılmış ilk portrelerinden biriydi.

Hasekura'nın hayatının zirvesi burasıdır. Sendai'den çıkan adam, Pasifik'i ve Atlantik'i geçmiş, iki kıta görmüş, bir kralın elini sıkmış, bir papanın ayağına kapanmış, Roma vatandaşı olmuş ve efendisinin adını Avrupa'nın kayıtlarına yazdırmıştı. Elinde mühürlü bir parşömen, sırtında yeni bir ad, cebinde papanın iyi niyet mektubu vardı.

Elinde olmayan tek şey, aradığı imzaydı. Ve o parşömeni alırken bilmediği bir şey daha vardı: arkasında, Japonya'da, bütün bu yolculuğu anlamsız kılacak bir kapı çoktan kapanmıştı.

Hasekura hâlâ İspanya'ya varmamışken, 1614'ün ocak ayında Tokugawa yönetimi Hıristiyanlığı resmen yasaklamış, misyonerlerin ülkeden çıkarılmasını emretmişti. Yani Masamune'nin mektupları yazıldığında zemin vardı; mektuplar Avrupa'ya ulaştığında zemin yoktu. Haber okyanusları Hasekura'dan yavaş geçti, ama geçti. Japonya'da kiliselerin yıkıldığını, rahiplerin kovulduğunu, Hıristiyan olduğunu söyleyenlerin işkence gördüğünü anlatan raporlar; Hollandalı ve İngiliz tüccarların kendi çıkarlarına uygun biçimde yaydığı bilgiler; cizvitlerin mektupları Avrupa saraylarına birikti.

Madrid'in Hasekura'ya bakışı böylece tamamen değişti. Karşısında artık uzak bir ülkenin merakla karşılanan elçisi değil, Hıristiyanları cezalandıran bir ülkeden gelmiş, yetkisi tartışmalı bir temsilci vardı. Üçüncü Felipe'nin sarayı kararını açıkça söyledi: anlaşma yok. Gerekçe hazırdı; bu heyetin Japonya'nın gerçek hükümdarından alınmış bir yetki belgesi yoktu. Roma'nın verdiği onur unvanı, bu hukukî boşluğu dolduramazdı. Papa da Masamune'ye mektup yazdı, nazik ve dualıydı, ama Sendai'nin istediği hiçbir bağlayıcı şeyi içermiyordu.

Hasekura Sevilla'da aylarca bekledi. Krala tekrar yazdı, aracılar buldu, Sotelo kapıları yeniden çaldı. Hiçbiri işe yaramadı. Haziran 1616'da Sevilla'dan yola çıktı. Atlantik'i, ardından Meksika'yı, ardından Pasifik'i yeniden geçti; ama bu kez eli boştu ve döndüğü yöne doğru gittikçe durum ağırlaşıyordu.

1618'de Manila'ya ulaştı ve orada iki yıl kaldı. Bu iki yıl, yolculuğun en sessiz ve en acı bölümüdür. Filipinler'deki İspanyol yönetimi, Japonya'dan gelen Hıristiyan bir elçiyi nasıl değerlendireceğini bilmiyordu; Japonya'dan gelen haberler ise her ay daha kötüydü. Para bitmişti. Ve sonunda Masamune'nin gurur duyduğu o gemi, Japon elinden çıkmış kalyon, İspanyollara satıldı; sömürge savunmasında kullanılmak üzere el değiştirdi. Hasekura'yı dünyanın öbür ucuna götüren Vaftizci Yahya, onu geri getirmedi.

1620 yazının sonunda Nagasaki'ye ayak bastı. Yedi yıl olmuştu. Gittiğinde Japonya, yabancıyla ne yapacağına karar vermemiş bir ülkeydi; döndüğünde karar verilmişti. Şogunluk Hıristiyanlığı devlet için tehdit sayıyor, yabancı rahipleri casus gibi görüyor, inananları ihbar sistemiyle takip ediyordu. Date Masamune de artık yedi yıl önceki bey değildi. Merkezle arasını bozmaya hiç niyeti olmayan, ömrü boyunca hesabını iyi yapmış bir adam olarak, kendi topraklarında Hıristiyanlığa karşı yasaklar uygulamaya başlamıştı.

Hasekura, Sendai'ye bir elçinin dönüşüne yakışan hiçbir şeyle dönmedi. Getirdiği belgeler kullanılamazdı, getirdiği unvan sorulduğunda açıklanması zor bir şeydi, taşıdığı inanç ise suçtu. Yolculuğun ona kazandırdığı her şey, döndüğü ülkede yükümlülüğe dönüşmüştü. Bundan sonra hayatı hakkında elimizdeki bilgi hızla seyrelir; kamu kaydı, dünyanın yarısını dolaşmış bu adamı iki yıl boyunca neredeyse hiç anmaz. Vaftizini inkâr ettiğine dair bir belge de yoktur, sürdürdüğüne dair açık bir ilan da.

7 Ağustos 1622'de, Miyagi'deki Ōsato'da, hastalıktan öldü. Elli yaşının biraz üstündeydi. Mezarının yeri bile kesin değildir: üç ayrı yer onun mezarı olduğunu söyler, bunlardan biri Enfukuji adlı bir Budist tapınağının bahçesindedir. Dünyanın iki okyanusunu geçmiş bir adamın nereye gömüldüğü, kendi ülkesinde tartışma konusudur.

Öldükten bir ay sonra, 10 Eylül 1622'de Nagasaki'de, şehre bakan Nishizaka tepesinde, 55 kişi birlikte öldürüldü. Otuzunun başı kesildi; kesilen başlar, kazıklara bağlanmış 25 kişinin önüne konuldu; sonra o 25 kişi yavaş ateşte yakıldı. Dönemin kayıtlarına göre başların kesilip sergilenmesi, yakılmayı bekleyenleri inancından vazgeçirmek içindi. Bu olay, Hasekura'nın yıllarca Avrupa'da anlattığı "rahip gönderin, koruyacağım" vaadinin Japonya'daki gerçek karşılığıydı.

Yol arkadaşı Sotelo da aynı sona yürüdü. Japonya'ya gizlice dönmeyi denedi, yakalandı, Nagasaki'nin yakınında Ōmura'da iki yıl hapis yattı; şogunluk hakkında karar verirken bekledi. 25 Ağustos 1624'te, dört din adamıyla birlikte kazıkta yakıldı. Roma'da papanın huzurunda Japonya adına konuşan ses, on yıl sonra kendi ülkesinde sustu.

Hasekura ailesine sıra 1640'ta geldi. Oğlu Rokuemon Tsuneyori, evinde Hıristiyan barındırmakla suçlandı. Evi arandığında yaklaşık elli parça Hıristiyan eşya bulundu: haçlar, tespihler, dinî giysiler, resimler. Yani Hasekura'nın Avrupa'dan getirdiği şeyler yakılıp atılmamış, bir yerde saklanmıştı; muhtemelen bir sandıkta, muhtemelen yıllarca. Hane halkından bazı hizmetliler işkence altında inançlarını inkâr etmeyi reddedip öldü. Tsuneyori'nin başı kesildi. Aile adı yine de silinmedi; torun Tsunenobu üzerinden soy devam etti.

Ve burada, hikâyenin en beklenmedik kıvrımı başlar. El konulan o eşyalar yok edilmedi. Date hanedanı onları muhafaza etti, kuşaklar boyunca sakladı ve bugün Sendai Şehir Müzesi'ndedir; Japonya'nın ulusal hazineleri arasında sayılır. Roma senatosunun verdiği vatandaşlık belgesi de orada; Roma'da yapılan o dua eden adam portresi de. İspanya'daki devlet arşivlerinde ise heyete dair 94 belge duruyor: Hasekura'nın krala yazdığı mektuplar, masraf kayıtları, İspanya ve Roma'daki günlerinin ayrıntılı dökümleri. 2013'te Japonya ile İspanya bu bütünü birlikte sundu ve belgeler UNESCO'nun Dünya Belleği listesine girdi. Hiçbir anlaşma doğurmamış bir elçilik, dört yüzyıl sonra insanlığın belleğine kayıtlı hale geldi.

Bıraktığı iz yalnız kâğıtta değil. Sevilla'nın aşağısında, nehir kıyısındaki Coria del Río kasabasında, yirmi dört bin nüfuslu bu yerde yaklaşık 650 kişi Japón soyadını taşıyor; soyadlarının kaynağı, Hasekura'nın İspanya'da kalan adamlarıdır. Kasaba, nehre bakan bir Hasekura heykeline sahip; heykel 1992'de Japonya'nın hediyesi olarak dikildi. Bir diplomatik girişimin başarısız sayılan kalıntısı, dört yüz yıl sonra insanların nüfus kâğıdında yaşıyor.

Gemiye gelince: Miyagi, 1990'larda Vaftizci Yahya'nın tam boyutlu bir replikasını yaptırdı ve Ishinomaki'de sergiledi. 2011'in büyük depremi ve tsunamisi o kıyıyı yeniden vurdu; gemi hasar gördü, yıllarca ayakta tutulmaya çalışıldı, sonunda yapısal olarak güvensiz bulundu ve 2021'de sökülmeye başlandı. Hasekura'yı yola çıkaran dalga ile onun hatırasını götüren dalga, aynı kıyıya dört yüzyıl arayla vurdu.

Hasekura Tsunenaga, kendi ölçüleriyle bakıldığında istediği hiçbir şeyi alamadan öldü. Ticaret anlaşması imzalanmadı, misyonerler gelmedi, efendisinin limanı Pasifik ticaretinin kavşağı olmadı, kendisinin Avrupa'da kazandığı ad ülkesinde bir işe yaramadı. Ama onun boşa çıkan yolculuğu, Japonya ile Avrupa'nın birbirine ilk kez elçi düzeyinde, yüz yüze baktığı andır; ve o ânın bütün kaydı, bir sandıkta saklandığı için bugüne kaldı.

Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.