← Nöron Biyografi

Sahte Dediler: Mary Anning'in Deniz Ejderi

2026-09-24 · 24 dk

▶ Spotify’de dinle

Lyme Regis kıyısında yoksul bir marangozun kızı olan Mary Anning'in (1799-1847) babasının ölümünden sonra ailesini geçindirmek için kayalardan fosil çıkarıp satmasını, on iki yaşında ilk ichthyosaurus'u, 1823'te ise dünyanın ilk eksiksiz plesiosaurus iskeletini bulmasını anlatıyor. Paris'ten gelen bu

mary anningfosilpaleontolojilyme regiskadın bilim insanı

Bölüm metni

On iki yaşında bir kız, kıyıdaki kayanın içinden bir canavarın kafatasını çıkarıyor. Yıllar sonra Avrupa'nın en büyük doğa bilimcisi Paris'ten şu sözü gönderecek: "Böyle bir hayvan olamaz, bu iskelet uydurma." Ne var ki uyduran değil, kayayı çekiçle konuşturan taraf haklı çıkacak — ve bulduğu hiçbir şeyin altında onun adı yazmayacak.

İngiltere'nin güney kıyısında, Dorset denen bölgede, denize doğru sarkan koyu renkli kayalıklar vardır. Uzaktan bakıldığında sıradan bir falez görünümündedirler: gri, nemli, biraz kasvetli. Yakından bakıldığındaysa bu kayaların ince ince katmanlandığı fark edilir, tıpkı üst üste dizilmiş sayfalar gibi. Jeologların Blue Lias dediği, yani Mavi Lias adıyla anılan bu katmanlar, yaklaşık 200 milyon yıl önce burayı kaplayan sığ ve sıcak bir denizin dibinde, sabırla, milimetre milimetre birikmişti. Mavi Lias bir kayaç değil, bir arşivdir. Ve bu arşiv sürekli çöker. Kış fırtınaları kıyıyı dövdüğünde, yağmur suyu kilin içine sızdığında, falezin bir parçası kopar ve denize doğru akar. Kopan her parça, 200 milyon yıl boyunca kapalı duran bir sayfayı açığa çıkarır.

Bu kayalıkların dibindeki kasaba Lyme Regis'ti. 21 Mayıs 1799'da, kasabanın en yoksul mahallelerinden birinde, bir marangozun evinde bir kız çocuğu dünyaya geldi. Adını Mary koydular. Ona bu adı vermelerinin acıklı bir sebebi vardı: bir yıl önce, 1798 Aralık'ında, ailenin Mary adlı dört yaşındaki kızı, üzerine ateş sıçraması sonucu ölmüştü. Yeni doğan bebeğe ablasının adı verildi. O dönemin yüksek çocuk ölümleri düşünüldüğünde bu alışılmadık bir şey değildi; Richard ve Molly Anning'in on kadar çocuğundan yalnızca ikisi yetişkinliğe ulaşacaktı. Mary ve ağabeyi Joseph.

Mary daha bir yaşını doldurmadan, kasabanın yüz yıl boyunca anlatacağı bir olay yaşandı. 19 Ağustos 1800'de, kasabanın kenarındaki Rack Field denen çayırda bir binicilik gösterisi vardı. Kalabalık toplanmıştı. Komşu kadınlardan Elizabeth Haskings, 15 aylık Mary'yi kucağına almış, iki kadınla birlikte bir karaağacın altında durmuş, gösteriyi izliyordu. Ağustos havası birden bozdu. Bir yıldırım ağaca indi. Ağacın altındaki üç kadının üçü de öldü. Kucaktaki bebeği aldılar, eve taşıdılar, sıcak suya soktular. Mary yaşadı.

Kasaba bu olaydan bir hikâye üretti ve o hikâyeyi Mary öldükten sonra bile anlatmayı sürdürdü: sözde bebek yıldırımdan önce durgun, tepkisiz bir çocukken, o günden sonra canlanmış, meraklı ve zeki olmuştu. Bu, elbette, sonradan uydurulmuş bir açıklamadır; bir kasabanın, aralarından çıkan olağandışı bir insanı kendine anlatabilmek için ürettiği efsanedir. Ama efsanenin kendisi bir şeyi doğru biçimde kaydeder: Lyme Regis halkı bu çocuğun sıradan olmadığını biliyordu ve bunu açıklamak için doğaüstü bir sebep aramak zorunda hissediyordu. Çünkü elin altında başka bir açıklama yoktu. Yoksul bir marangozun, okula doğru düzgün gitmemiş kızının, yüzyılın en iyi fosil avcısı olması, o dönemin dünya tasavvurunda karşılığı olan bir şey değildi.

Anning ailesi, İngiltere Kilisesi'ne bağlı değildi; Ayrılıkçı denen Protestan topluluklardan birine, Cemaatçilere mensuptular. Bu, o yıllarda sosyal bir dezavantajdı; devlet memuriyeti, üniversite, birçok kapı bu insanlara kapalıydı. Ama bir avantajı vardı: cemaatin Pazar okulu, yoksul çocuklara okuma yazma öğretiyordu. Mary'nin aldığı eğitimin neredeyse tamamı buydu. Okumayı orada söktü. Hayatının geri kalanında bildiği her şeyi ya kendi kendine ya da kayaların üzerinde öğrenecekti.

Babası Richard Anning mobilya yapıyordu, ama marangozluk Lyme Regis'te bir aileyi zor geçindiriyordu. Kasaba, yazları denize gelen orta sınıf ziyaretçilerle doluyordu ve bu ziyaretçiler hatıra eşyası satın alıyordu. Richard'ın ek geliri buradan geliyordu: kayalıklardan topladığı tuhaf taşları temizleyip, kıyıdaki bir tezgâhta turistlere satıyordu. Spiral biçimli amonitlere halk arasında yılan taşı deniyordu; ucu sivri belemnitlere şeytan parmağı. Kimse bunların tam olarak ne olduğunu bilmiyordu.

Richard, kayalıklara giderken çocuklarını da götürüyordu. Mary daha beş altı yaşındayken, bir ayağı çamurun içinde, babasının yanında yürüyor, hangi katmanın ne vaat ettiğini, denizin ne zaman döneceğini, bir kayanın nereden kırılacağını izliyordu. Bunun bir eğitim olduğunu kimse söylemedi ona. O yıllarda bu, sadece işti.

1810 sonbaharında Richard Anning öldü. 44 yaşındaydı. Ölümünden bir süre önce kayalıkta bir düşme yaşamıştı ve akciğerlerinde verem vardı; ikisi birden onu bitirdi. Geride bir dul, iki çocuk ve borç bıraktı. Ailenin durumu o kadar kötüydü ki kilise yardımına, yani kasabanın yoksullar fonuna başvurmak zorunda kaldılar. Bu, o dönem İngiltere'sinde bir ailenin başına gelebilecek en aşağılayıcı şeylerden biriydi; yardım listesine girmek, kasabanın gözünde bir basamak aşağı inmek demekti.

Joseph, on altı yaşına gelmeden döşemecilik çıraklığına verildi. Bu, haftanın altı günü başkasının atölyesinde çalışmak anlamına geliyordu. Geriye kalan iki kişi, anne Molly ve 11 yaşındaki Mary, babadan kalan tek mesleği devraldı: kayalıklardan taş toplamak ve satmak.

Burada, işin hiç de romantik olmayan aritmetiğini anlamak gerekir. Fosiller en çok kış aylarında ortaya çıkar, çünkü falezi çökerten şey fırtınalardır. Yani toplayıcının en verimli mevsimi, kıyının en tehlikeli mevsimidir. Üstelik ortaya çıkan bir fosil uzun süre orada kalmaz; bir sonraki gelgit onu alır, denize götürür, parçalar. Bu yüzden Mary çökmenin hemen ardından, kayalar hâlâ oynakken, dalga çekilmişken oraya gitmek zorundaydı. Uzun etekle, ağır bir kışlık pelerinle, elinde çekiç ve sepetle, sırtını her an göçebilecek bir duvara vererek çalışıyordu. Falezle deniz arasındaki o dar şeritte, gelgit dönerse geri dönüş yolu kapanır. Kasaba, yıllar içinde o kıyıda ölen insanları saymıştı.

Bu koşullarda, 11 yaşında bir kız çocuğu ailesinin geçim kaynağı hâline geldi. Topladığı amonitleri temizleyip, parlatıp, yazlık ziyaretçilere satıyordu. Bir amonit birkaç peniydi; iyi bir parça birkaç şilin. Anlatılan bir hikâyeye göre, bu işteki ilk kazancı, bir turiste sattığı amonit karşılığında aldığı yarım kron olmuştu; kız eve koşup parayı annesine göstermişti. Bu ayrıntının doğruluğunu bugün kanıtlamak mümkün değil, ama rakamların ölçeği doğrudur: bir ailenin haftalık ekmek parası, birkaç taşın satışına bağlıydı.

Ve iş yalnızca taş toplamaktan ibaret değildi. Bulunan şey genellikle kayanın içine gömülü, kırık, dağınık bir hâlde çıkıyordu. Satılabilir hâle gelmesi için kayadan ayrıştırılması, kırıkların birleştirilmesi, yüzeyin temizlenmesi gerekiyordu; bu, iğne ve fırçayla haftalar süren bir işti. Mary bunu kendi kendine öğrendi. Bir kemiğin nerede biteceğini, kayayı hangi açıdan kırmak gerektiğini, hangi lekenin kemik hangisinin mineral olduğunu, ders alarak değil, binlerce saat bakarak öğrendi.

Öğrendiği şey yalnızca el becerisi de değildi. O yıllarda kayalıklardan çıkan şeylerin ne olduğu konusunda ortak bir fikir yoktu. Bunların Nuh Tufanı'nda boğulmuş hayvanlar olduğunu düşünenler vardı. Doğanın taşın içinde oynadığı bir oyun, bir tür taklit olduğunu savunanlar vardı. Bir türün tamamen yok olabileceği fikri, yani yeryüzünden silinmiş canlılar bulunduğu düşüncesi, Avrupa'da ancak yeni yeni kabul görüyordu. "Dinozor" kelimesi henüz icat edilmemişti; o sözcük 1842'de ortaya çıkacaktı. Yani Mary Anning, adı olmayan şeyleri kazıp çıkarıyordu.

Bu durum, satıcı için tuhaf bir güç kaynağıydı. Çünkü elindeki nesnenin ne olduğunu, o nesneyi satın alan beyefendiden daha iyi biliyordu. Onun elinde nesnenin kendisi vardı; ötekinin elinde yalnızca teori.

1811 kışında, Joseph kıyıda dolaşırken kayanın içinde bir şey gördü. Önce timsah kafası sandı. Yaklaşık 1 metre 20 santim uzunluğunda, iri gözlü, dişlerle dolu, uzun bir kafatasıydı. Joseph'in çıraklıktan vakti yoktu. Gerisini bulmak 12 yaşındaki kardeşine kaldı.

Mary o kafatasının gövdesini aramaya başladı ve aramak, yaklaşık bir yılını aldı. Kafatası bir yerdeydi; iskeletin geri kalanı, falezin daha derinlerinde, henüz açığa çıkmamış bir katmanın içindeydi. Ancak 1812'de, yeni bir çökmenin ardından gövdeyi buldu. Çıkardığı iskelet baştan kuyruğa yaklaşık 5 metreydi. Kayadan sökülmesi için işçi tutmak gerekti; bu, satıştan önce yapılan bir yatırımdı ve ailenin gözden çıkaracak parası yoktu.

Ortaya çıkan hayvan, o güne dek kimsenin görmediği türden bir şeydi. Yunus gibi akıcı bir gövdesi, kürek biçiminde yüzgeçleri, insan yumruğundan büyük gözleri, uzun ve dişli bir çenesi vardı. Timsah değildi. Balık değildi. Yaşayan hiçbir şeye tam olarak benzemiyordu.

Bu iskeleti, bölgenin toprak sahibi Henry Hoste Henley yaklaşık 23 sterline satın aldı. Rakamın anlamını kavramak için karşılığını düşünmek gerekir: bu para, Anning ailesini yaklaşık altı ay boyunca doyurdu. Bir ailenin altı aylık ekmeği, bilim tarihinin en önemli fosillerinden birine biçilen fiyattı.

İskelet elden ele geçti. Londra'da bir merak müzesinde sergilendi, ardından 1819 Mayıs'ında yapılan bir açık artırmada 45 sterlin 5 şiline Britanya Müzesi'ne geçti. Yani ikinci el fiyatı, onu kayadan çıkaran kişiye ödenen paranın iki katıydı. Müzedeki küratörlerden biri hayvana bir ad verdi: iktiyozor, yani "balık kertenkele".

Londra'daki bilim çevreleri bu yaratığı tartışmaya başladı. Kraliyet Cemiyeti'ne sunulan bildiriler yazıldı, anatomisi çizildi, sınıflandırması tartışıldı. Bu bildirilerin hiçbirinde Mary Anning'in adı geçmiyordu. Fosili bulan, bir yıl boyunca arayan, kayadan çıkaran, temizleyen kişi, metinlerde ya hiç yoktu ya da "Lyme'daki bir kişi" olarak geçiyordu.

Ama kasabadaki kız, kendi tarafında başka bir şey yapıyordu. Satın alabileceği kitap yoktu; bu yüzden bilimsel makaleleri ödünç alıp elle kopyalıyordu. Yalnızca metni değil, levhaları da kopyalıyordu; çizimleri, o çizimleri yapan profesyonellerden ayırt edilemeyecek kadar dikkatliydi. Kendi öğrenme yöntemini icat etti: çağdaş hayvanları alıp parçalıyor, mürekkep balığının iç yapısını, bir balığın omurgasını inceliyor, sonra bunu kayadan çıkardığı iskeletle karşılaştırıyordu. Anatomi bilgisini kıyaslamayla kurdu. Yıllar içinde, kendisini ziyarete gelen üniversite eğitimli jeologlar, onun sahadaki yargısına kendi yargılarından daha çok güvenir hâle geldiler.

1820'de beklenmedik bir yardım geldi. Koleksiyoner Thomas Birch, ailenin hâlâ ne kadar yoksul olduğunu görünce, büyük ölçüde Mary'den satın aldığı kendi fosil koleksiyonunu Londra'da açık artırmaya çıkardı ve geliri Anning ailesine bıraktı. Satıştan yaklaşık 400 sterlin çıktı. Bu, ailenin gördüğü ilk gerçek nefes alma payıydı. Aynı zamanda, Lyme Regis'teki o kadının adının Londra'nın koleksiyoncu çevresinde duyulmasını sağladı. Artık insanlar kıyıya, özellikle onu bulmak için geliyordu.

Bundan sonraki on yıl boyunca yaptığı işin niteliği değişti. Artık yalnızca turistlere hatıra satan biri değil, Avrupa'nın en iyi müzelerine tedarik yapan bir uzmandı. Ve 1823 Aralık'ında, kariyerinin en tartışmalı parçasını kayadan çıkardı.

10 Aralık 1823. Kıyıda bulduğu iskelet, gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu. Gövde geniş ve yassıydı, dört yüzgeci kürek gibiydi, kuyruğu kısaydı. Kafa ise şaşırtıcı biçimde küçüktü, neredeyse bir kedi kafası kadar. Ve o küçük kafayla gövdenin arasında, inanılması güç bir şey vardı: 35 omurdan oluşan, gövdeden uzun bir boyun.

O tarihte bilinen hiçbir sürüngende, hiçbir memelide, hiçbir kuşta böyle bir boyun yoktu. Bir yılanı bir kaplumbağanın gövdesine eklemiş gibiydi.

Mary bulduğu şeyin çizimini yaptı ve haber kısa sürede Londra'ya ulaştı. Fosili inceleyen din adamı ve jeolog William Conybeare heyecanlandı; bu hayvanı daha önce eksik parçalardan tahmin etmişti ve şimdi tam bir örneği vardı. Çizimler Avrupa'ya dağıtıldı. Ve bir kopyası, o çağda tek bir cümlesiyle bir keşfi bitirebilecek tek adamın masasına gitti: Paris'teki Georges Cuvier.

Cuvier, karşılaştırmalı anatominin kurucusuydu; yok oluş fikrini bilimsel olarak kanıtlayan, bir hayvanın tek bir kemiğine bakıp bütününü tarif edebildiğini savunan adamdı. Yöntemi, parçaların birbiriyle uyum içinde olduğu ilkesine dayanıyordu: bir canlının her parçası, diğer parçalarıyla mantıklı bir bütün kurar. Ve Cuvier, önündeki çizime baktığında, o bütünü göremedi. Bu boyun, ona göre, hiçbir hayvanda olamazdı.

Vardığı sonuç yıkıcıydı: bu bir sahtekârlıktı. Ona göre birisi, bir deniz yılanının omurlarını alıp bir iktiyozorun gövdesine yapıştırmış, ortaya çıkan melez yaratığı gerçek bir keşif diye satmıştı.

Bu suçlamanın, fosil satarak geçinen biri için ne anlama geldiğini kavramak gerekir. Mary Anning'in tek sermayesi itibarıydı. Bir müze ondan bir parça aldığında, parçanın bütünlüğüne, hiçbir kemiğin başka bir hayvandan eklenmediğine güvenerek alıyordu. Avrupa'nın en büyük anatomistinin "bu kadın sahte fosil üretiyor" demesi, onun işini bitirirdi. Üstelik kendini savunacağı bir zemini de yoktu: ne bir cemiyete üyeydi, ne bir dergide yazabiliyordu, ne de hakkında konuşulan toplantılara girebiliyordu.

20 Şubat 1824'te, Londra Jeoloji Cemiyeti'nin toplantısında mesele masaya yatırıldı. Fosil, kırılma riskine rağmen Londra'ya taşınmıştı ve salondaydı. Conybeare, hayvanı ayrıntısıyla anlattı; kemiklerin kayanın içinde duruşunu, eklemlerin birbirine bağlanma biçimini gösterdi. Bir sahtekârlıkta beklenen şey, kemiklerin bir araya yapıştırılmış olmasıdır; buradaysa iskelet, 200 milyon yıllık kayanın içinde, hiç oynatılmamış bir düzende duruyordu.

Kanıt tartışılmaz çıktı. Cuvier ikna oldu ve hatasını kabul etti; kendi adına bir örnek edinmek için Britanya'ya bir meslektaşını gönderdi. Suçlama düştü. Hayvana Plesiosaurus dolichodeirus adı verildi; yani uzun boyunlu plesiyozor. Ve bu olay, Lyme Regis'teki o kadının adını Avrupa'nın bilim çevrelerinde bir güven mührüne dönüştürdü: Cuvier'nin bile yanıldığı, onun ise haklı çıktığı bir vakaydı bu.

O salonda bir tek eksik vardı. Mary Anning, kendi bulduğu fosilin sahteliğinin tartışıldığı ve aklandığı toplantıya katılamadı. Cemiyet kadın kabul etmiyordu. Aklanması, odaya giremediği bir odada gerçekleşti.

Fosil satıldı. Kendi mektubunda yazdığına göre aklındaki fiyat 100 gineydi; alıcı, Buckingham Dükü, 150 gine ödedi. Hayatının en iyi satışıydı. Ve yıllar sonra bile, o hayvan hakkında yazılan metinlerin çoğunda, onu kayadan çıkaran elin sahibi bir dipnottu.

1826'da, 27 yaşındayken, kasabada vitrinli bir dükkânı olan bir ev satın aldı. Tabelada şu yazıyordu: Anning's Fossil Depot, yani Anning Fosil Deposu. Camekânda, kapının hemen içinde, büyük bir iskelet duruyordu. Avrupa'nın dört bir yanından jeologlar, koleksiyoncular, aristokratlar o kapıdan girdi. Saksonya kralı bile uğradı ve kendisine bir iktiyozor satıldı.

Sonraki yıllar, arka arkaya keşiflerle geçti. 1828 Aralık'ında, kanat parmakları tuhaf biçimde uzamış, kırılgan bir iskelet buldu: Britanya'da bulunan ilk uçan sürüngendi bu, yani ilk pterozor. Almanya dışında kimse böyle bir hayvan çıkarmamıştı. Ertesi yıl William Buckland onu tarif etti. 1829'da, köpekbalıkları ile vatozlar arasında duran garip bir balık fosili çıkardı.

Belki de en zekice katkısı, gösterişli bir iskelet değildi. İktiyozor iskeletlerinin karın bölgesinde sık sık tuhaf, koni biçimli taşlar bulunuyordu; bunlara bezoar taşı deniyor ve ne oldukları bilinmiyordu. Mary bu taşları kırdı ve içlerinde sindirilmiş balık kılçıkları, pullar, küçük kemikler gördü. Bunlar taş değildi; fosilleşmiş dışkıydı. Buckland 1829'da bu buluşa bir ad verdi ve fikri bilimsel literatüre soktu. Sonuç şuydu: artık 200 milyon yıl öncesinin denizinde kimin kimi yediği bilinebiliyordu. Fosil, ölü bir nesne olmaktan çıkıp bir besin zincirinin kanıtına dönüştü. Aynı dönemde bulduğu bir başka şey de aynı ölçüde şaşırtıcıydı: fosilleşmiş mürekkep keseleri. İçindeki mürekkep o kadar iyi korunmuştu ki suyla sulandırılıp resim çizmekte kullanıldı. Bir hayvanın 200 milyon yıl önce ürettiği mürekkeple, o hayvanın resmi yapıldı.

1830'da jeolog Henry De la Beche bir tablo yaptı; adını Duria Antiquior koydu, yani Daha Eski Bir Dorset. Tabloda, Mary'nin kayalıklardan çıkardığı hayvanlar canlı hâlde, birbirlerini avlarken, aynı denizde birlikte resmedilmişti. Bu, bilim tarihinde derin geçmişin bir manzara olarak çizildiği ilk örneklerden biri sayılır. De la Beche tablonun baskılarını sattı ve geliri Mary'ye verdi. Bilimsel bir görselleştirme fikri doğarken, doğmasına yol açan kadının kirasını ödüyordu.

Hayat yine de kolaylaşmadı. 1833'te bir toprak kayması onu kıl payı yakaladı; kayan kütle, her gün kıyıda yanında yürüyen köpeği Tray'i altında bıraktı. Mary bunu bir arkadaşına yazdığı mektupta anlatırken hâlâ sarsılmış hâldeydi. 1835'te, uzun yılların birikimi olan yaklaşık 300 sterlini kötü bir yatırımda kaybetti; ömrünün tasarrufu bir çırpıda gitti. Bunun üzerine Buckland ve arkadaşları devreye girdi ve 1838'den itibaren Britanya'nın bilim derneği ile hükümet ona yılda 25 sterlinlik bir ödenek bağladı. Bu, Britanya'da bir kadının bilime katkısı gerekçesiyle aldığı ilk düzenli gelirlerden biriydi.

Bütün bunlar olurken, adı bilimsel literatürde neredeyse hiç görünmüyordu. Hayatı boyunca kendi adıyla yayımlanan tek metin, 1839'da bir doğa tarihi dergisine yazdığı ve başka bir araştırmacının bir fosil hakkındaki iddiasını düzelttiği kısa bir mektup parçasıdır. Defterinin birine, kırgınlığını doğrudan yazmıştı: dünyanın kendisine öyle kötü davrandığını, bunun onu herkese karşı şüpheci yaptığını söylüyordu. Kendisini ziyaret eden genç bir kadın, onun asıl şikâyetini kaydetmişti: âlimler, içeriğini onun sağladığı eserleri yayımlayıp itibar kazanıyor, o ise bundan hiçbir pay almıyordu.

Yine de çevresindekiler ne olduğunu biliyordu. Onu 1824'te ziyaret eden bir Londralı, günlüğüne şaşkınlıkla, bu genç kadının profesörlerle yazışıp tartıştığını, konuyu krallıktaki herkesten daha iyi bildiğini yazmıştı.

1846'da, yeni kurulan Dorset Müzesi onu fahri üye yaptı; aynı yıl Londra'daki cemiyet, tedavi masrafları için para topladı. Göğüs kanseriydi. 9 Mart 1847'de, 47 yaşında öldü. 15 Mart'ta kasabanın kilise mezarlığına gömüldü.

Ölümünün ardından De la Beche, Londra Jeoloji Cemiyeti'nde onun için bir anma konuşması yaptı ve bu konuşma yayımlandı. Cemiyetin bir kadın için yaptığı ilk anma konuşmasıydı. Aynı cemiyet kadınları üyeliğe 1904'e kadar kabul etmedi. Yani Mary Anning, üye olamadığı bir kurum tarafından, ancak öldükten sonra resmen anıldı. 1850'de, cemiyet üyelerinin topladığı parayla kasabanın kilisesine onun adına bir vitray yaptırıldı.

Bıraktığı miras vitrayda değil. Londra'daki doğa tarihi müzesinin salonlarında bugün hâlâ, onun kayadan çıkardığı iskeletler duruyor; her biri kendi türünün ilk tanınan örneği. Boyunun uzunluğu Cuvier'yi yanıltan hayvanın anatomisi, bugün deniz sürüngenleri hakkında bildiklerimizin temelinde. Onun fosilleri, yeryüzünün geçmişinin Kitabı Mukaddes'teki sürelere sığmayacak kadar uzun olduğunu gösteren delil yığınının bir parçası oldu; kendisi dindar bir kadın olarak, bu tartışmanın ham verisini sağladı.

2010 yılında Britanya'nın kraliyet bilim akademisi, bilim tarihini en çok etkileyen on Britanyalı kadının listesini yaptı ve Mary Anning o listede yer aldı. 2018'de, Dorset'te yaşayan 11 yaşındaki bir kız çocuğu, Evie Swire, kasabada Mary Anning'in heykeli olmadığını fark etti ve annesiyle birlikte bir kampanya başlattı. Para toplandı. Heykeltıraş Denise Dutton'ın yaptığı bronz heykel, 21 Mayıs 2022'de, Mary Anning'in doğumunun 223. yıl dönümünde, kıyıya bakan bir noktaya dikildi ve açılışını o kampanyayı başlatan çocuk yaptı. Heykelde Mary'nin elinde çekici var, eteğinin dibinde ise Tray oturuyor.

Heykelin arkasında, aynı falez duruyor. Mavi Lias hâlâ çöküyor, hâlâ her kışta yeni sayfalar açıyor, hâlâ o sayfaları okumaya gelen insanlar var. Fark şu ki artık ne aradıklarını biliyorlar; ve bunu, kendi adını hiçbir bilimsel makalenin altına yazamamış bir kadının bir ömür boyu kayadan söktüğü kemikler sayesinde biliyorlar.

Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.