2026-09-22 · 26 dk
St. Louis'in yoksul mahallelerinde doğan Josephine Baker'ın 1925'te Paris'in en çok konuşulan sahne yıldızı oluşunu, İkinci Dünya Savaşı'nda ünüyle sınır geçen bir Fransız Direnişi kuryesine dönüşerek nota kâğıtlarına görünmez mürekkeple istihbarat taşımasını ve ömrünün geri kalanını ırk ayrımına karşı sahnede, mahkemede ve kendi evinde verdiği mücadeleye adamasını anlatıyor. Panthéon'a giren ilk siyah kadının hikâyesi.
josephine bakerdirenişcasuslukparisayrımcılıkSahnede dünyanın en çok bakılan kadınıydı; kimse onun elindeki nota defterine bakmayı akıl etmedi. O kâğıtların üzerinde, görünmez mürekkeple yazılmış Alman mevzi bilgileri vardı. Alkışlarla geçtiği sınırlarda tek bir çanta bile açılmadı.
Bir çocuk düşünün: 1906 yılının haziran ayında, Missouri eyaletinin Saint Louis şehrinde, hastanenin yoksullar koğuşunda doğuyor. Adı Freda Josephine McDonald. Annesi Carrie, gündüzleri başkalarının çamaşırlarını yıkayan, geceleri dans etmeyi hayal etmiş ama hayalini erkenden rafa kaldırmış bir kadın. Babası Eddie Carson, kentin eğlence salonlarında davul çalan bir müzisyen; kızı daha yürümeye başlamadan ortadan kayboluyor. Geriye kalan, kiralık odaların rutubetli duvarları, kömür tozu ve kışın hiç bitmeyen soğuğu oluyor.
Josephine, kendi anlatımıyla, çocukluğunu ısınmaya çalışarak geçirir. Kardeşleriyle aynı yatakta, birbirlerinin sırtına sokularak uyurlar. 8 yaşındayken, o çağın yoksul siyah aileleri için sıradan sayılan bir şey olur: annesi onu hizmetçi olarak bir beyaz ailenin evine verir. Karşılığında yatacak bir yer ve birkaç kuruş. Biyografisini yazanların aktardığına göre bu evlerden birinde, bulaşıkları yeterince iyi yıkamadığı gerekçesiyle elleri kaynar suya sokulur. Yıllar sonra sahnede kollarını havaya kaldırıp dünyanın en özgür insanı gibi göründüğünde, o ellerin altında bu hikâye duruyor olacaktır.
Ama Saint Louis'in Josephine'in belleğine kazıdığı asıl sahne, 1917 yazında yaşanır. Nehrin karşı yakasında, Illinois tarafındaki Doğu Saint Louis'te, savaş sanayisinin fabrikalarına iş için gelen siyah işçilere dönük öfke birikmiştir. 2 Temmuz 1917 günü bu öfke patlar. Evler ateşe verilir, sokaklarda insan avı başlar. Resmî kayıtlara 39 siyah ve 9 beyaz ölü geçer; oradaki tanıkların anlattıklarına bakan tarihçiler gerçek sayının bunun çok üstünde olduğunu söyler.
11 yaşındaki Josephine o gece nehrin bu yakasındadır. Eads Köprüsü'nden akın akın insanların geldiğini görür. Köprüden geçenlerin elinde üç beş parça eşya, bohça, bavul vardır. Arkalarında, karşı kıyıda, gökyüzünü turuncuya boyayan bir yangın. Bir çocuğun zihninde bu görüntü sabitlenir: insanlar bir gecede evlerini kaybedebilir, çünkü birileri onların orada olmasını istememiştir. Josephine ömrü boyunca ateşten, kalabalıktan ve kapalı kapılardan ürkecek; ama aynı ömür boyunca, tam da o kapıların önünde durmayı seçecektir.
Kurtuluşu erken ve sert olur. Sokak köşelerinde çalan Jones ailesinin küçük orkestrasına katılır, kaldırımda dans eder, seyircinin attığı bozuklukları toplar. Henüz 13 yaşındayken evlenir; evlilik birkaç hafta sürer. 15 yaşında ikinci kez evlenir, kocasının adı Willie Baker'dır. O evlilik de tutmaz, ama soyadı kalır. Hayatının geri kalanında taşıyacağı ad böyle doğar: Josephine Baker.
Sonra gezici bir vodvil topluluğu şehre uğrar. Josephine, elinde mukavva bir bavulla, annesine doğru dürüst veda bile etmeden yola çıkar. Bavulun içinde birkaç parça giysi vardır; dışında bıraktığı şey, kendisine hiçbir şey vaat etmemiş bir şehirdir.
Topluluğun peşinde Philadelphia'ya, oradan New York'a gider. 1921'de siyah sanatçıların Broadway'e taşıdığı bir müzikale, Shuffle Along adlı yapıma seçmelere girer. Reddedilir: fazla genç, fazla zayıf, fazla koyu tenli bulunur. O dönemin siyah gösteri dünyasında bile teni açık dansçıların tercih edildiği bir hiyerarşi vardır ve Josephine bu hiyerarşinin en alt basamağındadır. Bir yıl sonra, turne kadrosuna girmeyi başarır. Kendisine korodaki en sondaki yer, yani en az önemsenen yer verilir.
İşte bu, hayatının ilk büyük zekâ anıdır. Sıranın sonundaki o kız, koreografiyi kasten yanlış yapmaya başlar. Herkes sağa dönerken sola döner, adımları şaşırır, gözlerini şaşı yapar, dizlerini içe kıvırır. Seyirci ona güler. Salonun tamamı, on beş dansçıyı değil, sondaki o tek kızı izlemeye başlar. Finalde ise birden kusursuz dans ederek, o güne kadar şaka sandıkları şeyin bir tercih olduğunu gösterir. Josephine bir şeyi anlamıştır: kendisine ayrılmış küçük yeri büyütmenin yolu, o yerde kimsenin beklemediği bir şey yapmaktır.
1925 yazında New York'a Amerikalı bir kadın gelir: Caroline Dudley Reagan. Paris'e siyah Amerikan müziği ve dansı götürmek için bir topluluk kurmaktadır. Josephine'i sahnede görür ve ona haftada 250 dolar teklif eder. Bu, Josephine'in o sırada kazandığının birkaç katıdır. Josephine kabul eder; henüz 19 yaşındadır, Avrupa'nın neresinde olduğunu bile tam bilmez.
Eylül ayında transatlantikle Atlantik'i geçen kadroda 20'den fazla müzisyen ve dansçı vardır; aralarında klarnetiyle Avrupa'yı büyüleyecek olan Sidney Bechet de bulunur. Gösterinin adı La Revue Nègre'dir, yani Siyah Revü. 2 Ekim 1925 akşamı Paris'in en gösterişli sahnelerinden birinde, Théâtre des Champs-Élysées'de, yani Şanzelize Tiyatrosu'nda perde açılır.
O akşam olan şeyi anlamak için Paris'in ne halde olduğunu bilmek gerekir. Büyük savaştan yeni çıkmış, bir kuşağını siperlerde yitirmiş, eski değerlerine güveni sarsılmış bir şehirdir burası. Sanatçılar Afrika maskelerine, caz ritimlerine, alışılmışın dışında her şeye açtır. Ve sahneye, omuzlarında taşınarak, üzerinde tüylerden yapılmış küçük bir etekten başka neredeyse hiçbir şey olmayan bir kadın gelir. Partneri Joe Alex ile yaptıkları dans, o güne kadar Paris sahnelerinde görülmüş her şeyden farklıdır: hızlı, sarsıcı, mizahla vahşetin arasında gidip gelen bir şey.
Salon ikiye bölünür. Bir kısım seyirci ıslıklar, bir kısmı ayakta alkışlar. Ertesi gün gazeteler birbirine zıt şeyler yazar; kimi gösteriyi bir sanat olayı ilan eder, kimi ahlaksızlıkla suçlar. Ama Paris'te asıl hüküm gazetelerde değil, sokakta verilir. Birkaç hafta içinde şehirde Josephine'in saç modeli taklit edilir, kadınlar saçlarına onunkine benzer parlak bir briyantin sürer. Bir gecede, adı kimsenin bilmediği bir Amerikalı dansçı, kıtanın en çok konuşulan insanı olur.
Ertesi yıl Paris'in ünlü müzikholü Folies Bergère'e, Türkçe söylenişiyle Foli Berjer'e geçer. Orada, hayatının geri kalanında peşini bırakmayacak sahneyi yapar: belinde muzdan yapılmış bir etekle dans eder. Bu kostüm çok kısa sürede bir simgeye dönüşür; öyle ki bugün bile, onun adı anılınca akla ilk gelen görüntülerden biridir.
Burada dürüst olmak gerekir. Paris'in Josephine'e duyduğu hayranlık masum değildir. Fransa o yıllarda geniş bir sömürge imparatorluğudur ve Avrupa'nın Josephine'de coşkuyla seyrettiği şeyin bir kısmı, kendi kafasında kurduğu "egzotik" imgedir. Josephine bunu fark eder. Fark eder ve o imgeyi ters yüz etmeye başlar: kendisine biçilen rolü abartarak oynar, güldürür, şaşırtır, sonra kostümü değiştirir. Birkaç yıl içinde tüylü etekleri bırakıp Paris'in en pahalı terzilerinin elbiselerini giyer; dans eden bir figür olmaktan çıkıp şarkı söyleyen, oyunculuk yapan, kendi programını yöneten bir sanatçıya dönüşür. Kendisine verilen kalıbı kabul etmiş gibi yapıp içini boşaltmak, sıranın sonundaki kızın öğrendiği numaranın büyütülmüş hâlidir.
Şehirdeki hayatı da efsaneye dönüşür. Çikita adını verdiği bir çitası vardır; boynunda elmas bir tasmayla Paris caddelerinde dolaştırdığı, bir keresinde orkestra çukuruna atlayıp müzisyenleri dağıttığı anlatılır. Kısa sürede Avrupa'nın en yüksek ücret alan sahne sanatçılarından biri olur. 1927'de ilk filminde oynar, sonra sinemada başrollere geçer; 1934 yapımı Zouzou, bir siyah kadının başrol oynadığı ilk büyük Fransız filmlerinden biri olarak anılır.
1930'da, Paris Kazinosu için hazırlanan bir revüde bir şarkı söyler: "J'ai deux amours", yani "İki Aşkım Var". Şarkı, ülkesiyle Paris arasında bölünmüş bir kalbi anlatır. Josephine bu şarkıyı ömrünün sonuna kadar söyleyecek, şarkı onunla birlikte anılacaktır. Ama o sırada ne kendisi ne de dinleyiciler, "iki aşk" meselesinin birkaç yıl içinde bir şarkı sözü olmaktan çıkıp bir hayatın gerçek çatışmasına dönüşeceğini bilmektedir.
Bölünme 1936'da yüzeye çıkar. Josephine, Avrupa'nın yıldızı olarak Amerika'ya döner; New York'ta büyük bir revüde sahneye çıkacaktır. Fransa'da alıştığı karşılamayı bulamaz. Kaldığı otellerden biri onu ön kapıdan almaz. Eleştiriler soğuk, bazıları açıkça aşağılayıcıdır; Amerikan basınının bir bölümü onu Avrupa'nın şişirdiği bir merak nesnesi olarak yazar. Josephine sözleşmesi bitmeden ayrılır ve Paris'e döner. Döndüğünde bir karar vermiştir.
1937'de Fransız sanayici Jean Lion ile evlenir ve Fransız vatandaşı olur. Evlilik uzun sürmez, ama vatandaşlık kalır. Artık hukuken de, kendi deyişiyle kalben de Fransızdır.
İki yıl sonra savaş başlar. Eylül 1939'da Fransa Almanya'ya savaş ilan ettiğinde, Fransız askerî istihbaratının, yani İkinci Büro'nun genç bir subayı olan Jacques Abtey, olağandışı bir kaynak arayışındadır: Alman ve İtalyan diplomatların rahatça konuştuğu ortamlara doğal olarak girebilecek biri. Ortak bir tanıdık aracılığıyla Josephine'in adı geçer. Abtey kuşkuludur; bir sahne yıldızının bu işi ciddiye alacağına inanmaz. Buluşmaya gider. Josephine ona, Fransa'nın kendisine bir insan gibi davranan ilk yer olduğunu, bunun karşılığını ödemeye hazır olduğunu söyler. Abtey ikna olur.
Böylece 20. yüzyılın en tuhaf istihbarat kariyerlerinden biri başlar. Josephine'in silahı, zaten sahip olduğu şeydir: davetiyeler. Japon elçiliğinin resepsiyonuna çağrılır, İtalyan elçiliğinin yemeğine oturtulur, bakanlıkların balolarında baş köşeye alınır. Herkes onunla fotoğraf çektirmek ister, kimse onun bir şey duyabileceğini düşünmez. Josephine masaların arasında dolaşır, gülümser, sorular sorar; kimin nereye gittiğini, hangi limanda ne beklendiğini, hangi havaalanının adının geçtiğini dinler. Not almaz. Aklında tutar; hafızası, yıllarca şarkı sözü ve koreografi ezberlemekten güçlüdür. Eve döndüğünde Abtey'e aktarır.
Sonra iş daha tehlikeli hâle gelir. Haziran 1940'ta Fransa çöker, ülke ikiye bölünür, Paris işgal edilir. Josephine güneye çekilir, Dordonya bölgesindeki bir şatoya yerleşir; burası yıllardır kiraladığı, ileride satın alacağı Château des Milandes, Türkçesiyle Miland Şatosu'dur. Şato bir süre için hem sığınak hem buluşma noktası olur.
Abtey, artık Londra'daki Özgür Fransa hareketiyle çalışmaktadır ve bilgilerin Fransa dışına çıkarılması gerekmektedir. Çözümü Josephine bulur: turneye çıkacaktır. Bir sanatçının sınır geçmesi, kontrol noktalarında bavul açtırması, otellerde ağırlanması olağandır. Abtey ona sekreterlik ya da sanat danışmanlığı yapan biri kimliğiyle eşlik eder, sahte belgelerle seyahat eder.
Ve o meşhur ayrıntı devreye girer. Bir şarkıcının bavulunda en doğal şey nedir? Nota kâğıtları. Josephine'in bavulunda kalın bir tomar nota vardır; gümrük memuru sayfaları karıştırır, notaları, dizekleri, şarkı sözlerini görür, kapatır, iade eder. Oysa o sayfalarda, porte çizgilerinin arasında, görünmez mürekkeple yazılmış isimler, liman adları, birlik konumları vardır. Kâğıda özel bir işlem uygulanmadan hiçbir şey görünmez. Direniş ağının topladığı bilgiler, Avrupa'nın en çok tanınan kadınının şarkı defterinin içinde sınır geçer.
Nota her şeyi taşıyamaz. Fotoğraflar ve ufak belgeler için Josephine daha ilkel ama daha cüretkâr bir yöntem kullanır: onları iç çamaşırına ya da elbisesinin astarına iğneler. Sonraki yıllarda bu konu kendisine sorulduğunda, kimsenin Josephine Baker'ı soyup aramaya cesaret edemeyeceğini düşündüğünü söyleyecektir. Hesap doğru çıkar; hiçbir kontrol noktasında üzeri aranmaz.
Rotalar uzar: güney Fransa'dan İspanya'ya, oradan Portekiz'e, Lizbon'a. Lizbon o yıllarda tarafsız bir liman kentidir ve her ülkenin ajanıyla doludur; bilginin Londra'ya ulaştırılabildiği birkaç kapıdan biridir. Josephine oraya konser vermeye gider, bavulunu boşaltır, geri döner. Sonra Kuzey Afrika: Fas, Kazablanka, Marakeş. Ocak 1941'de Abtey ile birlikte Kazablanka'da bir irtibat noktası kurmakla görevlendirilir.
Sonra beden pes eder. Haziran 1941'de Josephine ağır biçimde hastalanır. Bir düşükle başlayan süreç karın zarı iltihabına, ardından peş peşe ameliyatlara dönüşür. Kazablanka'da özel bir klinikte yatağa bağlanır ve orada Aralık 1942'ye kadar, yani bir buçuk yılı aşkın bir süre kalır. Öyle kötüleşir ki Amerikan basınının bazı köşelerinde öldüğü haberi çıkar.
Ama o yatak, hikâyenin en şaşırtıcı yerine dönüşür. Ziyaretçi almak, ağır hasta bir ünlü için tartışmasız normaldir. Direniş bağlantıları, Özgür Fransa'nın subayları, kurye görevindeki insanlar birer birer hasta odasına girip çıkar. Hasta ziyareti gibi görünen şey, düzenli bir buluşma trafiğidir. Josephine yatağından kalkamadığı aylarda bile ağın bir düğüm noktası olarak çalışmaya devam eder.
1943'te ayağa kalktığında savaş dönmeye başlamıştır ve Josephine yeni bir iş bulur kendine: asker eğlendirmek. Kuzey Afrika'da, Orta Doğu'da, cephe gerisindeki kamplarda, hastanelerde sahne alır. Özgür Fransa hava kuvvetlerinin kadın yardımcı biriminde teğmen rütbesi verilir; üniformasını gururla giyer.
Tam burada, savaş yıllarının ortasında, hayatının ikinci büyük kavgası başlar. Amerikan birlikleri o dönemde ırk ayrımıyla örgütlenmiştir; siyah askerler ayrı birliklerde hizmet eder, gösterilerde ayrı bölümlerde oturtulur. Josephine, salonda beyaz askerlerin önde, siyah askerlerin arkada ya da ayrı seansta oturtulduğu bir düzende sahneye çıkmayı reddeder. Kuralı basittir ve pazarlığa kapalıdır: herkes aynı salonda, karışık oturacak; yoksa konser yoktur.
Bu, o yıllarda küçük bir talep değildir. Bir sanatçının organizasyonu iptal etmesi, parasından ve sözleşmesinden olması demektir. Josephine'in elinde ise sıradan bir sanatçının sahip olmadığı bir koz vardır: askerler onu görmek istemektedir ve komutanlar, moral için düzenlenen bir gecenin iptal edilmesini açıklamak zorunda kalmak istemez. Böylece, savaşın ortasında, birkaç salonda oturma düzeni değişir. Josephine bu yöntemi bir daha bırakmayacaktır: sahneyi boşaltma tehdidi, onun en etkili silahı olur.
Savaş biter. 1946'da Fransa ona Savaş Haçı'nı ve Direniş Madalyası'nın rozetini verir. Yıllar sonra, 1961'de, Charles de Gaulle onu Légion d'honneur'e, yani Onur Nişanı'na layık görür. Sahne yıldızlığından gelen biri için olağanüstü bir listedir bu; Fransa'nın bir sanatçıya verdiği değil, bir askere verdiği türden bir liste.
Ama Josephine'in kavgası Avrupa'da bitmez. 1950'lerde Amerika'ya turneye gider ve bu kez oraya bir talepler listesiyle gider. Sözleşmelerine, seyircinin ırk ayrımı olmadan oturtulmasını şart koyan maddeler koydurur. 1951'de Miami'de, Copa City adlı gece kulübünde sahne alması beklenir; kulübün o güne kadarki düzeni ayrımcıdır. Josephine sahneye çıkmayı reddeder. Günlerce süren pazarlığın sonunda kulüp geri adım atar ve salonunu karma seyirciye açar. Josephine'in orada verdiği konserler, kulübün gördüğü en kalabalık gecelerden olur. Aynı yıl benzer pazarlıkları başka şehirlerde de yürütür; Amerika'nın en büyük siyah sivil haklar örgütü 20 Mayıs 1951'i onun adına bir gün ilan eder ve Harlem'de onuruna bir tören düzenlenir.
Beş ay sonra, 16 Ekim 1951 gecesi, New York'un en ünlü gece kulüplerinden Stork Club'da, yani Leylek Kulübü'nde oturur. Arkadaşlarıyla birlikte yemek ister. Masaya hiçbir şey gelmez. Bir saat kadar bekler; servis yapılmaz. Josephine bunu mesleki bir aksilik olarak değil, kendisine yapılmış bir şey olarak değil, bir düzenin sıradan işleyişi olarak görür ve olayı kamuoyuna taşır.
Olayın sonuçları ağır olur. O gece kulüpte bulunan ve dönemin en güçlü gazetecilerinden biri olan Walter Winchell, kendisinden beklenen desteği vermez; tersine, günlerce süren bir karşı kampanya başlatır ve Josephine'i komünistlere yakınlıkla suçlar. Bu suçlama, 1950'lerin Amerika'sında bir sanatçının kariyerini bitirebilecek bir suçlamadır. Josephine'in ülkeye girişiyle ilgili sorunlar çıkar, sözleşmeleri iptal edilir, Amerika kapıları ona neredeyse on yıl boyunca kapanır.
Ve o on yılın sonunda, 28 Ağustos 1963 günü, Washington'da yüz binlerce insanın toplandığı büyük yürüyüşün kürsüsünde bir kadın belirir. Üzerinde sahne kostümü yoktur; Özgür Fransa'nın üniformasını giymiştir, göğsünde savaşta kazandığı madalyalar durmaktadır. O gün programda kendi konuşmasını yapan tek kadın odur. Kalabalığa, dünyanın saraylarına ve kraliyet localarına girebilmiş biri olduğunu, ama kendi doğduğu ülkede bazı kapıların önünden geçemediğini anlatır. Salonların değil, kapıların meselesi olduğunu söyler. Karşısındaki kalabalıkta, o kapıları açmak için yürüyen insanlar vardır. 57 yaşındadır ve Eads Köprüsü'nden kaçan kalabalığı gördüğünden bu yana 46 yıl geçmiştir.
Josephine'in savaş sonrası hayatına asıl yön veren fikir ise sahnede değil, Dordonya'daki şatosunda doğar. Ona göre insanların birbirinden nefret etmesi doğuştan değil, öğretilmiş bir şeydir; ve öğretilmiş bir şey, başka türlü de öğretilebilir. Bunu kanıtlamak için bir deney tasarlar: farklı ülkelerden, farklı dinlerden, farklı tenlerden çocukları evlat edinecek ve hepsini aynı çatı altında, kardeş olarak büyütecektir.
1954'te başlar. Yıllar içinde evlat edindiği çocuk sayısı 12'ye ulaşır: Japonya'dan, Kore'den, Finlandiya'dan, Kolombiya'dan, Cezayir'den, Fildişi Sahili'nden, Venezuela'dan, Fas'tan ve Fransa'dan gelen çocuklar. Onlara "Gökkuşağı Kabilesi" adını verir. Çocuklar kendi kültürlerini, dillerini, inançlarını tanısın ister; bazılarını kendi dinlerine göre yetiştirmeye çalışır.
Miland Şatosu, bu fikrin sahnesine dönüşür. Josephine şatoyu bir tür "dünya köyü" olarak düzenler: oteller, restoranlar, bir çiftlik, havuzlar, çocuklar için bir okul. Ziyaretçilere açıktır; insanlar bilet alıp gelir, bahçeleri gezer, kardeşliğin mümkün olduğunu gösteren bu tabloyu seyreder. Bir dönem Fransa'nın en çok ziyaret edilen yerlerinden biri olur.
Ama bu rüyanın bir maliyet tablosu vardır ve o tablo acımasızdır. 12 çocuk, geniş bir personel, sürekli bakım isteyen tarihî bir yapı, hiç bitmeyen inşaat. Gelir düzensiz, gider sabittir. Josephine açığı kapatmak için yeniden sahneye çıkar; 50'li yaşlarında, sonra 60'lı yaşlarında, kazandığı her kuruşu şatoya taşır. Eşi ve şatonun işletmesini yürüten Jo Bouillon, harcamaların sürdürülemez olduğunu söyler; anlaşamazlar, yollar 1961'de ayrılır.
Borçlar büyür. 1968'de şato icra yoluyla satışa çıkarılır. Josephine gitmeyi reddeder. Mart 1969'da zorla çıkarılır. O sabahın fotoğrafı Fransız basınında yer alır ve bir kuşağın hafızasına kazınır: sabahlığıyla, başında bir eşarpla, şatonun mutfak kapısının basamaklarına oturmuş, gidecek yeri olmayan 62 yaşında bir kadın. Elinde bavul yoktur bu sefer; ama Saint Louis'ten mukavva bir bavulla çıkan kızla aynı yerdedir: kapının dışında.
Kapıyı Monako açar. Prenses Grace, Josephine'e Fransız Rivierası'nda bir ev sağlar; çocuklar orada toparlanır. Ve Josephine, 60'lı yaşlarının sonunda, borçlarını ödemek için hâlâ tek bildiği şeyi yapar: sahneye çıkar.
Son perde 8 Nisan 1975 akşamı açılır. Paris'te Bobino Tiyatrosu'nda, sahneye çıkışının 50. yılı için hazırlanmış bir gösteri vardır. Josephine 68 yaşındadır. Gösteri, 1925'teki o ilk akşamdan başlayarak hayatının bütün duraklarını sahneye taşır; kostüm değiştire değiştire kendi geçmişini yeniden oynar. Salon tıklım tıklımdır; sinema ve sahne dünyasının en tanınmış isimleri oradadır. Eleştiriler ertesi gün çıkar ve hepsi aynı şeyi söyler: kadın hâlâ Paris'in sahibidir.
Dört gece daha sahneye çıkar. 12 Nisan sabahı yatağında baygın bulunur; çevresinde, kendisiyle ilgili övgü dolu yazıların çıktığı gazeteler vardır. Beyin kanaması geçirmiştir. Aynı gün, bir Paris hastanesinde hayatını kaybeder.
Cenaze töreni, Fransa'nın bir sanatçı için değil, bir askeri için yaptığı türden olur. Paris'in göbeğindeki büyük kilisenin önünde ve caddelerde 20 bin kadar insan toplanır. Tabutu askerî törenle uğurlanır, 21 pare top atışı yapılır. Josephine Baker, Fransa'da bu askerî onuru alan ilk Amerika doğumlu kadın olur. Naaşı, çocuklarının yaşadığı yere yakın olsun diye Monako'ya gömülür.
Hikâyenin son halkası ise ölümünden 46 yıl sonra tamamlanır. 30 Kasım 2021'de Paris'te, Fransa'nın en büyük isimlerini ağırlayan Panthéon'a, yani Panteon'a bir tabut taşınır. Josephine Baker, bu yapıda anılan altıncı kadın ve ilk siyah kadın olur. Töreni Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron yönetir. Ailesinin isteği üzerine naaşı Monako'daki mezarında bırakılır; Panteon'a konan tabutun içinde, hayatının dört yerinden alınmış toprak vardır: doğduğu Saint Louis'ten, ünlendiği Paris'ten, rüyasını kurduğu Dordonya'daki şatodan ve gömüldüğü Monako'dan.
Bu dört avuç toprak, aslında hikâyenin kendisidir. Josephine Baker'ın olağanüstülüğü, tüylü etekle dans etmiş olmasında ya da bir çitayı caddede gezdirmiş olmasında değil; kendisine verilen her küçük yeri genişletmiş olmasındadır. Koronun en sonundaki yeri alıp bütün salonun baktığı noktaya çevirmiştir. Bir egzotik merak nesnesi olması beklenirken, kendi programını yöneten bir sanatçıya dönüşmüştür. Bir sahne yıldızının bavulu aranmaz diye düşünülürken, o bavulu bir istihbarat kanalına çevirmiştir. Bir şarkıcıdan siyaset değil şarkı beklenirken, sözleşmesini bir ayrımcılık sözleşmesi olmaktan çıkarmıştır.
Ve belki de en çok, notaların arasına yazdığı o görünmez satırlar yüzünden hatırlanmayı hak eder. Çünkü Josephine Baker hayatı boyunca hep iki şey birden yapmıştır: herkesin gördüğü sayfayı ve kimsenin görmediği satırı. Sahnede gülümseyen kadın ile sınırdan bilgi geçiren kadın aynı kişidir. Muzdan etek ile Özgür Fransa üniforması aynı gardıroptan çıkar. Paris'i bir gecede fetheden 19 yaşındaki dansçı ile Washington'da kürsüye çıkan 57 yaşındaki kadın, aynı çocuğun büyümüş hâlidir: nehrin karşı kıyısında evlerin yandığını izlemiş ve bunun bir daha olmaması için elindeki tek araçla, yani görünür olmakla savaşmaya karar vermiş bir çocuğun.
Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.