2026-09-21 · 25 dk
1527'de Amerika'yı fethetmeye giden Narváez seferinin dört kişiye düşen kalıntısından biri olan Álvar Núñez Cabeza de Vaca'nın, Florida'dan Meksika'ya sekiz yıl boyunca kölelik, açlık ve şifacılıkla yürüyerek geçmesini ve bu yolculuğun onu fatihlikten yerlilerin hakkını savunan bir adama dönüştürmesini anlatıyor. Krala yazdığı raporun ilk etnografik metinlerden birine dönüşmesini, Río de la Plata valiliğinden zincirlerle İspanya'ya geri gönderilişini konu alıyor.
cabeza de vacakâşifhayatta kalmasömürgecilikamerikaAltı yüz kişiyle yola çıktılar; sekiz yıl sonra çölde dört adam göründü — çıplak, yalınayak ve yerlilerin "şifacı" diye peşlerinden geldiği. İçlerinden biri, Amerika'yı fethetmeye giden bir İspanyol subayıydı. Geri döndüğünde fethetmek istediği insanları savunacak, bu yüzden de kendi kralı tarafından zincire vurulacaktı.
İspanya'nın güneyinde, Jerez de la Frontera'da doğan bir çocuğa ailesi tuhaf bir soyadı miras bırakmıştı: Cabeza de Vaca, yani inek kafası. Aile efsanesine göre 1212'de, Hristiyan ordularının Endülüs dağlarında sıkıştığı günlerde, Martín Alhaja adlı bir çoban korumasız bir geçidi bir inek kafatasıyla işaretlemiş, o geçitten sızan askerler savaşın seyrini değiştirmişti. Bir kafatası, bir geçit, bir soyadı. Álvar Núñez Cabeza de Vaca'nın hayatı düşünüldüğünde, bundan daha uygun bir aile hikâyesi bulmak zordur; çünkü o da hayatının en önemli işini, kimsenin yolu olmadığını düşündüğü bir yerden geçerek yapacaktı.
Doğum yılı tam olarak bilinmiyor; 1488 ile 1492 arasında bir tarih. Anne tarafından o soyadını, baba tarafından ise deniz aşırı fetihlerin doğrudan mirasını aldı. Dedesi Pedro de Vera, Kanarya Adaları'nın en büyüğünü krallık adına zapt eden komutandı; adanın yerli halkına karşı uyguladığı sert yöntemlerle tanınıyordu. Álvar çocukluğunda, evinin salonunda anlatılan hikâyelerle büyüdü: uzak adalar, boyun eğdirilen halklar, kraldan gelen ödüller. Gençliğinde İtalya'daki savaşlara katıldı, sonra İspanya içindeki ayaklanmaların bastırıldığı yıllarda kralın safında görev aldı. Yani bir imparatorluk memuruydu; iyi yetişmiş, disiplinli, sadık ve o dönemin bütün diğer adayları gibi, Yeni Dünya'da kendisine bir pay arayan biri.
1527'de o payı buldu. Kral, Pánfilo de Narváez'e bugün Florida dediğimiz toprakları fethetme ve yönetme yetkisi verdi. Narváez, Küba'nın ele geçirilmesinde adı geçen kıdemli bir askerdi; yedi yıl önce Hernán Cortés'i tutuklamakla görevlendirilmiş, o çatışmada bir gözünü kaybetmiş ve kendisi esir düşmüştü. Kaybettiği itibarı geri kazanmak için bu seferden daha iyi bir fırsat yoktu. Cabeza de Vaca ise sefere hazine görevlisi ve baş kolluk amiri olarak atandı. Kâğıt üzerinde bu, kralın adamı olmak demekti: ele geçirilecek altının beşte birini tacın hesabına yazacak, kayıtları tutacak, anlaşmazlıklarda hüküm verecekti. Hiç var olmayan bir hazinenin muhasebecisi olarak yola çıktı.
Filo, Endülüs'ün Sanlúcar limanından 17 Haziran 1527'de kalktı. 5 gemi, 600 kadar insan. İçlerinde İspanyollar, Portekizliler, İtalyanlar, Yunanlılar; askerler, marangozlar, rahipler, eşleriyle gelen birkaç kadın, atlar, tohumlar, hesap defterleri. Umut, bir devletin küçük bir maketi gibi paketlenmişti gemilere. Atlantik'i geçtiler, ama Küba kıyısında bir kasırga filoyu vurdu: 2 gemi battı, 60 kişi öldü. Kış boyunca onarım ve tedarikle uğraştılar. Sefer henüz bir kıtaya ayak basmadan insan gücünün onda birini kaybetmişti ve bu, gelecek sekiz yılın küçük bir provasıydı.
Nisan 1528'in ortasında, bugünkü Tampa Körfezi civarında karaya çıktılar. Karşılarında ne bir imparatorluk ne bir şehir vardı; kumul, çam, bataklık ve balık kılçığıyla örülmüş kulübelerden oluşan bir köy. Köy halkı İspanyolları görünce çekildi. Terk edilen eşyalar arasında bir şey buldular: altından yapılmış küçük bir çıngırak. Bunu nereden aldıklarını sordular. Yerliler kuzeyi işaret ettiler ve bir ad söylediler. Apalachee. O tek kelime, 600 kişilik bir seferin kaderini belirledi. Narváez, karargâhını gemilerde bırakmak yerine, adamlarının büyük kısmıyla karadan kuzeye yürümeye karar verdi; gemiler kıyıyı takip edip daha ileride büyük bir liman bulacak, orada birleşeceklerdi.
Cabeza de Vaca buna açıkça karşı çıktı. Kıyı haritalanmamıştı, kılavuzlar zaten yolu şaşırmıştı, erzak sınırlıydı ve karaya çıkan bir ordunun gemilerini bulamama riski çok yüksekti. Kendi anlatısına göre, gemileri terk etmenin akılsızlık olduğunu söyledi. Narváez ona, korkuyorsa geride kalıp gemilerin kumandasını alabileceğini söyledi. Bu, o çağın diliyle bir onur suçlamasıydı ve Cabeza de Vaca kabul edemezdi. Kendisinin de sonradan yazdığı gibi, korkak sayılmayı ölüm riskine tercih edemedi ve karada yürüyen 300 kişinin arasına katıldı. 1 Mayıs 1528'de yürüyüş kolu içeriye doğru hareket etti; yaklaşık 100 kişi gemilerde kaldı.
O gemiler bir yıl boyunca kıyıyı aradı, hiçbir iz bulamadı ve sonunda Küba'ya döndü. Karadaki adamlar ise, farkında olmadan, Avrupa tarihinin en uzun ve en tuhaf yürüyüşlerinden birine başlamışlardı. Kıyıdan uzaklaşırken yelkenlerin ufukta küçüldüğünü gördüler. Bir daha hiçbiri gemi görmeyecek, dördü hariç hiçbiri bir Avrupalıyla konuşmayacaktı.
Kuzeye yürüyüş, bir keşif değil bir aşınmaydı. Yol boyunca bataklıklar, bellerine kadar su, devrilmiş ağaç yığınları, sivrisinek bulutları. Erzak ilk haftalarda tükendi; günlerce yalnızca palmiye özü yiyerek yürüdüler. Zırh giymiş adamlar, çamurun içinde kendi ağırlıklarını taşıyamaz hale geldi. Geçtikleri köylerden mısır aldılar, bazen takasla, bazen zorla; bu da arkalarında büyüyen bir öfke bıraktı. 25 Haziran 1528'de nihayet aradıkları yere vardılar. Altın çıngırağın geldiği söylenen Apalachee, kırk kadar alçak evden oluşan bir köydü. Ne maden, ne mabet, ne hazine. Sadece tarlalarda olgunlaşmış mısır, kurutulmuş balık ve geyik derileri.
Köyü işgal ettiler ve orada yirmi beş gün kaldılar. Bu yirmi beş gün, seferin sonunu yazdı. Bölgenin savaşçıları düz bir meydan savaşı vermedi; bataklığın kenarındaki ağaçların arkasından oklarla vurup çekildiler. Okları öyle güçlüydü ki İspanyollar, zırh plakalarının ve at nallarının bile delindiğini anlattı. Su almaya giden nöbetçiler vuruldu, atlar telef oldu, yaralılar sırtta taşınmaya başlandı. Narváez'in ordusu her gün biraz daha küçüldü ve sonunda tek bir karara vardı: denize dönmek.
Ağustos sonunda kıyıya, bugünkü Florida'nın kuzeybatısındaki bir sığ körfeze ulaştılar. Orada, insanın çaresizlikle neler yapabileceğinin en çarpıcı örneklerinden birini verdiler. Demirci yoktu, marangoz aleti yoktu, kalafat yoktu, yelken bezi yoktu. Buna rağmen beş tekne yapmaya karar verdiler. Geyik derisinden körük diktiler, tahta borularla hava üflediler ve üzengileri, mahmuzları, tatar yaylarının metal parçalarını, at nallarını eriterek çivi, testere ve balta yaptılar. Reçineyi çamlardan topladılar. Halatı at kılından ve palmiye lifinden ördüler. Yelkenleri gömleklerinden birleştirdiler. Ardıç ağaçlarından kürek yontdular. Ve her üç günde bir bir at kesip yediler; hem ayakta kalmak için hem de derisini tekne için kullanmak için. Su tulumları atların bacak derilerinden yapıldı. Bu yüzden o körfeze kendi dillerinde Bahía de los Caballos, yani Atlar Körfezi dediler.
20 Eylül'de 5 tekne hazırdı. 22 Eylül 1528'de, geriye kalan 242 kişi, tekne başına yaklaşık 50 kişi olacak şekilde bindi ve Meksika'daki İspanyol yerleşimlerine ulaşmak umuduyla kıyı boyunca batıya açıldı. Bu, denizciliğin her kuralına aykırı bir yolculuktu. Tekneler öyle doluydu ki su, bordanın bir karış altındaydı; adamlar kıpırdamaya korkuyordu. Günlerce kürek çektiler, karaya çıkıp yiyecek aradılar, bazı yerlerde yerlilerin oklarıyla karşılandılar. Sonra asıl felaket geldi: at derisinden yapılan su tulumları çürüdü ve içindeki su kullanılamaz hale geldi. Susuzluktan çıldıran birkaç adam deniz suyu içti ve öldü.
Ekim sonunda tuhaf bir şeyle karşılaştılar; teknelerin altındaki deniz suyu tatlıydı. Farkında olmadan Mississippi'nin ağzından boşalan tatlı su akıntısının içine girmişlerdi ve o akıntı onları kıyıdan açığa, derin denize doğru itiyordu. Tekneler birbirinden koptu. İşte o gece, bu hikâyenin en çok anlatılan sahnesi yaşandı. En güçlü adamların bulunduğu ve en hızlı ilerleyen tekne Narváez'in teknesiydi. Cabeza de Vaca, geride kalanları çekmek için bir halat istedi. Narváez, artık birinin bir başkasına emir verme zamanının geçtiğini, herkesin kendi canını kurtarmak için elinden geleni yapmasını söyledi. Bu, bir seferin resmen dağılma anıydı: komutan, komuta zincirini kendi ağzıyla çözdü. O gece rüzgâr kuvvetlendi. Narváez'in teknesi karanlıkta açığa sürüklendi ve bir daha görülmedi. Florida'yı fethetmek üzere kraldan yetki almış adamın mezarı, adını hiç öğrenemediği bir körfezin suları oldu.
Kasım 1528'de, günlerce süren bir fırtınadan sonra, Cabeza de Vaca'nın teknesi dalgalarla bir kum adasının kıyısına atıldı. Adamlar karaya çıkacak güçte değildi; dalgalar onları kıyıya bıraktı. Birkaç gün içinde bir başka tekne de aynı adaya vurdu. Sağ kalanların sayısı 80 civarındaydı ve hepsi çıplak, aç, hasta ve silahsızdı. Adaya verdikleri isim, bütün seferin özeti gibiydi: Malhado, yani Uğursuz Ada.
Uğursuz Ada'da ilk karşılaşma, kimsenin beklemediği biçimde geçti. Adanın halkı, kumsalda birbirine sokulmuş bu iskelet gibi yabancıları gördüğünde onlara saldırmadı. Cabeza de Vaca'nın anlattığına göre, başlarına ne geldiğini anlayınca yüksek sesle ağlamaya başladılar, sonra onları kulübelerine götürüp ısıttılar ve yiyeceklerini paylaştılar. Silahlı, zırhlı, altın peşindeki bir ordu olarak gelen adamlar, kıtaya sonunda misafir olarak değil, acınan kişiler olarak girdiler.
Ama merhamet kıtlığı çözemedi. İspanyollar tekneyi yeniden yüzdürmeyi denedi; tekne battı, üzerlerindeki son giysiler ve eşyalar da gitti. Kışı çıplak geçirdiler. Karşı kıyıda bir koyda mahsur kalan küçük bir grup, açlıktan ölen arkadaşlarının cesetlerini yemek zorunda kaldı; bunu duyan yerliler dehşete düştü, çünkü kendi yasalarında böyle bir şey düşünülemezdi. Ardından adada bir hastalık dolaştı; ada halkının yarısına yakınını öldürdü. Yerliler bir süre bu ölümlerden yabancıları sorumlu tuttu ve onları öldürmeyi tartıştı. Cabeza de Vaca'nın anlatısına göre, aralarından biri basit bir soru sorarak bunu engelledi: eğer bu yabancıların böyle bir gücü olsaydı, kendi arkadaşlarının ölmesine niye izin verirlerdi?
O kıştan sonra 80 kişiden 15'i hayattaydı. Bu noktada Cabeza de Vaca'nın hayatında, hiçbir İspanyol soylusunun kaydına geçmesini istemeyeceği bir dönem başladı. Efendi olmaya gelen adam hizmetkâr oldu. Soğuk suya girip köklerin dibini kazdı, elleri kanayana kadar kamış kesti, sırtında yük taşıdı, yerlilerin göç ettiği her yere onlarla birlikte yürüdü. Karşılığında yediği şey çoğu zaman bir tutam kök ve balıktı. Hastalandı, bir süre ölmek üzere geride bırakıldı, sonra kendine geldi. Yıllar boyunca diğer sağ kalanlardan ayrı düştü; bir dönem birbirlerinin yaşadığını bile bilmiyorlardı.
Onu ayakta tutan şey, beklenmeyecek bir meslek oldu: tüccarlık. Kıyı halklarıyla iç kesimdeki halklar arasında yürüdü. Deniz kabuklarını, kabuktan yapılmış kesici aletleri ve boncukları içeriye taşıdı; oradan ok yapmak için kamış, boya için kırmızı toprak, hayvan derisi getirdi. Bu iş ona iki şey kazandırdı. Birincisi dokunulmazlıktı: birbirine düşman kabileler bile tüccara yol veriyordu, çünkü ona ihtiyaç duyuyorlardı. İkincisi ve daha önemlisi, dil ve bilgiydi. Yıllar içinde birkaç dili sökebilecek kadar öğrendi, hangi halkın neye saygı duyduğunu, hangi mevsimde nerede yiyecek olduğunu, hangi patikanın nereye çıktığını ezberledi. Kendisi gibi bir hazine görevlisinin asla öğrenemeyeceği bir sermaye biriktirdi: bir kıtanın iç bilgisi.
Yine de bu hayat bir esaretti ve o bunu hiç unutmadı. Her yıl, göç mevsiminde, kaçış için bir fırsat aradı. 1532'ye gelindiğinde 600 kişilik seferden yalnızca 4 kişi kalmıştı. Cabeza de Vaca, Andrés Dorantes de Carranza, Alonso del Castillo Maldonado ve Estevanico. Sondaki isim, bu hikâyenin en az konuşulan ama en anlamlı yüzüdür: Kuzey Afrika'nın Azemmur kentinden getirilmiş, Dorantes'in kölesi olan, Amerika kıtasının içlerini gören ilk Afrikalı olarak tarihe geçen bir adam. Dördü, bugünkü Teksas'ın güneyinde, incir kaktüsü meyvelerinin toplandığı mevsimde aynı bölgede bir araya geldiklerinde, aralarındaki bütün rütbe farkları çoktan anlamsızlaşmıştı. Bir hazine görevlisi, iki hidalgo ve bir köle; hepsi çıplak, hepsi aç, hepsi bir başkasının emrinde çalışıyordu. Bir araya gelip tek bir şeye karar verdiler: batıya yürümek. Güneşin battığı yönde, bir yerde, kendi dillerini konuşan insanlar olmalıydı.
1534'ün sonbaharında, kaktüs mevsiminin sonunda, kabilelerin dağıldığı o kısa kargaşa anında dördü birlikte kaçtı. O günden sonra yaptıkları şey, İspanyol fetih tarihinde eşi olmayan bir yolculuktur; çünkü onu silahla değil, şifayla yürüdüler.
Başlangıç neredeyse tesadüftü. Bir köyde baş ağrısı çeken birine Castillo dua edip elini sürdü, adam iyileşti ve karşılığında dört kişiye av eti verildi. Haber, dört yabancıdan hızlı yürüdü. Vardıkları her köyde hastalar önlerine getirildi. Yaptıkları şey, kendi anlatısına göre, kilisenin usulüyle dua etmek, hastanın üstüne nefes vermek, göğsüne el koymak, bazen ovmak ve istavroz çıkarmaktı. Zamanla bunu yerel şifa gelenekleriyle karıştırdılar. Bir keresinde nefesi durmuş, ölü sanılan bir adamın başında dua ettiler; Cabeza de Vaca'nın kaydına göre ertesi gün o adamın kalkıp yürüdüğü, yiyip içtiği kendilerine bildirildi. Bu tek olay, ünlerini bir efsaneye çevirdi.
Artık yalnız yürümüyorlardı. Her köy onları bir sonrakine kadar geçiriyor, kalabalık büyüyordu; bazı günlerde peşlerinde yüzlerce, kimi zaman binden fazla insan vardı. Dört adam, bir kıtanın içinden geçen bir tören haline gelmişti. Cabeza de Vaca, bu kalabalığın kendine göre bir düzeni olduğunu da gizlemedi: kendilerini getiren halk, vardıkları yeni köyün mallarını paylaşma hakkı sayıyordu bunu, sonra o köy de bir sonrakinde aynısını yapıyordu. Yani şifacılar, istemeseler de bir tür yürüyen ekonominin merkezine oturmuşlardı.
Yol boyunca gördükleri şeyleri Cabeza de Vaca zihninde biriktirdi ve sonradan yazdı. Böylece bugünkü Amerika'nın içine dair ilk Avrupa kayıtlarını o tuttu. Kambur, uzun yünlü, küçük boynuzlu, eti İspanya'nın sığırından lezzetli bulduğu hayvanları tasvir etti; bu, bizonun Avrupa dillerindeki ilk tarifidir. Yavrusunu karnındaki bir kesede taşıyan bir hayvandan söz etti; keseli sıçanı ilk kez böyle öğrendik. Mesquite ağacının kurutulup öğütülmüş meyvesinden yapılan unu, çam fıstığını, kaktüs meyvesinin nasıl kurutulduğunu, hangi halkın hangi mevsimde ne yediğini anlattı. Onlarca halkın adını, dilini, giyimini, evlenme ve yas geleneklerini kaydetti. Bu isimlerin çoğu için elimizdeki en eski yazılı kaynak hâlâ onun metnidir; çünkü bu halkların bir kısmı, yüz yıl içinde hastalık ve şiddetle yok oldu.
Rotaları, bugünkü Teksas'ın içinden geçip büyük bir nehri aştı, kuzey Meksika'nın kurak yaylalarına, oradan batıya, Sonora ve Sinaloa yönüne döndü. Mısır yetiştiren, sulama yapan, kalıcı evlerde oturan halkların bölgesine girdiklerinde karşılanma biçimi de değişti. Bir yerleşimde onlara 600 geyik kalbi ikram edildi; İspanyollar bu köye Corazones, yani Kalpler Köyü adını verdi. Bir başka yerde yeşil taştan yapılmış ok uçları armağan edildi ve bu taşın kuzeydeki dağlardan, büyük evlerin bulunduğu şehirlerden geldiği söylendi. Dört yürüyücünün kulağına takılan bu cümle, yıllar sonra kıtanın kuzeyine büyük bir altın seferinin çıkmasının tohumu olacaktı.
Bu arada Cabeza de Vaca'nın kendisi de değişmişti. Yılda iki kez derisinin yılan gibi soyulduğunu yazan, çıplak ve yalınayak yürüyen, dua ederek hasta bakan, yerlilerin diliyle pazarlık eden bir adam artık zırhlı bir hazine görevlisi değildi. Bu dönüşümün farkına, 1536'nın başında acı bir biçimde vardı. Batıya yaklaştıkça köyler boşalmaya başladı; insanlar dağlara kaçmış, tarlalar ekilmemiş, evler terk edilmişti. Sebebini sorduğunda öğrendiği şey onu yıktı: atlı adamlar gelip insanları zincirleyip götürüyordu. Yani İspanyollar. Yıllardır aradığı kurtarıcılar, kendi kurtarıcı yolunun önünde yürüyen köle avcılarıydı.
Sonunda, 1536 ilkbaharında, bugünkü Sinaloa bölgesinde dört atlı İspanyolla karşılaştı. Sahne, o dönemin en tuhaf karşılaşmalarından biri olmalı: atlılar, yerlilerin arasında yürüyen çıplak, sakalı göbeğine inmiş, İspanyolca konuşan bir adamı görüyorlardı. Ama kavuşma bir sevinç değil, bir çatışmaya dönüştü. Köle avcılarının başındaki kumandan, dört yürüyücüye eşlik eden yerlileri esir almak istedi. Cabeza de Vaca reddetti; bu insanların kendilerine güvenerek geldiğini, hiçbirinin köle yapılamayacağını söyledi ve onları geri, kendi topraklarına gönderdi. Sonra Culiacán'a, ardından yolun aşağısına, temmuz 1536'da Mexico City'ye vardı. Kral naibi ve Cortés tarafından karşılandı. Yolculuk sekiz yıl sürmüş, binlerce kilometre yürünmüştü ve 600 kişiden 4'ü sağ kalmıştı.
1537'de İspanya'ya döndü ve elinde iki şey vardı: bir hikâye ve bir tez. Hikâye, 600 kişinin nasıl dörde indiğiydi. Tez ise çok daha rahatsız ediciydi. Cabeza de Vaca, Amerika'nın içinde İspanyolların hayal ettiği altın şehirlerin olmadığını, oralarda mısır yetiştiren kalabalık halkların yaşadığını ve bu halkların kılıçla değil iyi davranışla kazanılabileceğini söylüyordu. Kendi deneyimi bunun kanıtıydı: bir orduyla giren sefer yok olmuş, silahsız dört adam bir kıtayı boydan boya geçmişti.
Florida'nın yönetimini istedi, alamadı; yetki Hernando de Soto'ya verildi. De Soto onu sefere davet etti, Cabeza de Vaca gitmedi. Bunun yerine yaşadıklarını yazdı. Kitap 1542'de Zamora'da, La relación, yani Anlatı adıyla basıldı ve krala sunuldu; sonraki yüzyıllarda Deniz Kazaları adıyla tanınacaktı. Bu metin, Kuzey Amerika'nın içine dair Avrupa'da yayımlanan ilk kapsamlı anlatıdır; ne bir zafer raporu ne bir hazine listesidir. Bir yenilgi tutanağı, bir etnografya defteri ve gizli bir savunmadır.
1540'ta kral ona yeni bir görev verdi: Río de la Plata, yani Gümüş Irmak bölgesinin valiliği ve adelantado yetkisi. Bugünkü Paraguay, Arjantin ve Uruguay topraklarının bir bölümü. Yolculuğun kendisi bile onun karakterine uygun oldu: Brezilya kıyısında karaya çıktı ve 250 kadar adamıyla aylar süren bir kara yürüyüşüyle içeriye, Asunción'a doğru ilerledi. Bu yürüyüş sırasında, 1541'de, yerlilerin kanoları omuzlayıp taşımak zorunda kaldığı muhteşem bir su düşüşünün önüne çıktı. Iguazú Şelalesi'ni gören ilk Avrupalı olduğu kabul edilir. 11 Mart 1542'de Asunción'a vardı ve yönetimi devraldı.
Orada, öğrendiği şeyi uygulamaya çalıştı ve tam da bu yüzden bitti. Guaraní kadınlarının alınıp satılmasını yasakladı, yerlilerin zorla çalıştırılmasına ve izinsiz köle avına sınır koydu, sömürgecilerin yerlilerle ilişkilerini kurala bağladı. Ama Asunción'daki İspanyollar hayatlarını tam olarak bu düzenin üzerine kurmuşlardı; yasaklanan şey onların geliri, hane düzeni ve nüfuzuydu. Bir de kuzeydeki gümüş yolunu bulmak için Paraguay ırmağı boyunca çıktığı sefer var: bataklıklarda hastalık, açlık ve geri dönüş. Sefer eli boş bitti, kendisi de sıtmayla yatağa düştü.
Nisan 1544'te kendi memurları ayaklandı. Hasta valiyi yatağından alıp tutukladılar, aylarca karanlık bir odada zincirli tuttular ve hakkında bir dosya hazırladılar: kötü yönetim, yetki aşımı, taca ait payı gözetmemek. 1545'te, geldiği kıtadan bir suçlu olarak, zincirlerle İspanya'ya gönderildi. Sekiz yıl boyunca Hint Adaları Konseyi'nde yargılandı. 1551'de karar açıklandı: suçlu. Valilik ve adelantado unvanları elinden alındı, Amerika'ya dönmesi yasaklandı, Kuzey Afrika'daki Oran'da görev yapmak üzere sürgüne hükmedildi. Ceza sonradan hafifletildi, kendisine bağlanan bir maaşla İspanya'da yaşadı ve 19 Mayıs 1559'dan kısa süre sonra öldü. Nerede öldüğü bile kesin bilinmiyor; kaynaklar Jerez de la Frontera ile Valladolid arasında bölünür. Mezarı belli değil.
Onun raporunun trajedisi, yalanlanması değil, okunmamasıdır. Altın olmadığını, olmayan şehirlerin peşine düşmenin adam öldürdüğünü, kıtanın gerçek zenginliğinin toprağı eken insanlar olduğunu yazdı. Buna karşılık aynı yıllarda kıtanın içine iki büyük sefer daha gönderildi; biri Florida'ya, biri kuzeye, kuzeydeki büyük şehirler söylentisinin ardına. O söylentinin izini sürenler arasında, sekiz yıl boyunca onunla birlikte yürüyen Estevanico da vardı; 1539'da kuzeye giden bir keşif kolunda kılavuzluk yaparken, bugünkü New Mexico'daki bir yerleşimin önünde öldürüldü. İki sefer de altın bulamadı; ikisi de arkasında yıkılmış köyler ve ölü bıraktı. Cabeza de Vaca'nın sekiz yılda öğrendiği ders, kendi imparatorluğunda tek bir politika değişikliğine dönüşmedi.
Buna karşılık kitabı kaldı. Bugün Meksika Körfezi kıyısından Sonora'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyanın 16. yüzyıldaki hali için başvurduğumuz ilk yazılı kaynak o metindir; bizonun, keseli sıçanın, mesquite ununun, yüzlerce yıllık göç yollarının, adını yalnızca onun sayesinde bildiğimiz halkların tarifi orada durur. Amerika'daki yerli halklara dair sömürge sonrası tartışmalarda, iki yüz yıl boyunca hukukçular ve tarihçiler onun sayfalarına döndü. Teksas tarihinde "ilk tarihçi" sıfatı hâlâ ona verilir.
Hikâyenin en kalıcı yanı ise belki şu: Álvar Núñez Cabeza de Vaca kıtaya, bir hazinenin beşte birini kralın hesabına yazmak üzere, hesap defteriyle ve zırhla girdi. Kıtadan çıktığında üzerinde giysi yoktu, elinde defter yoktu, arkasında ordu yoktu. Getirdiği tek şey, fethetmeye geldiği insanların onu yaşatmış olduğu bilgisiydi. Zincirlerle İspanya'ya döndüğünde de bu bilgiyi bırakmadı; yazdı ve savundu. Kaybettiği davanın tutanaklarında adı bir suçlu olarak geçer, kendi yazdığı kitapta ise yürümeyi bilen bir adam olarak.
Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.