2026-09-18 · 26 dk
Buhara yakınlarında doğan İbn Sina'nın (980-1037) on yedisinde emiri iyileştirip sarayın kütüphanesine girişini, Samanî devleti çökünce ömrünü şehirden şehre kaçarak, at sırtında ve zindanda kitap yazarak geçirişini ve altı yüz yıl boyunca Avrupa'da okutulacak El-Kânûn'u bırakıp kendi hastalığına çare bulamadan Hemedan'da ölüşünü anlatıyor. Aynı adamın hem vezir hem kaçak, hem hekim hem hasta olduğu bir ömrün hikâyesi.
ibn sinatıp tarihibuharael-kanunortaçağ bilimiOn yedi yaşında bir çocuk, bütün hekimlerin çaresiz kaldığı emiri iyileştirdi ve ödül olarak dünyanın en zengin kütüphanesinin anahtarını istedi. O kütüphane birkaç yıl sonra kül olacak, suçu ona atacaklardı. Bir ömür boyu kaçacak, bir zindanda başyapıtını yazacak ve sonunda kendi bedenine yazdığı reçeteyi tutturamayacaktı.
980 yılı dolaylarında, Buhara'ya birkaç saatlik at yolu uzaklıktaki Afşana köyünde bir çocuk doğdu. Babası Abdullah, Belh'ten gelmiş, Sâmânî devletinin taşra maliyesinde iş bulmuş bir adamdı; Harmeysen denen verimli bir nahiyenin vergi işlerini yürütüyordu. Annesi Sitâre, o köyün kızıydı. Çocuğa Hüseyin adını verdiler. Tarih onu babasının adıyla, İbn Sînâ olarak tanıyacaktı.
Bu hayatı bugün bilebiliyor olmamızın sebebi tuhaf bir tesadüftür. İbn Sina, orta yaşlarında, öğrencisi Ebû Ubeyd el-Cüzcânî'nin ısrarı üzerine kendi hayatını anlatmaya oturmuş, çocukluğundan başlayarak yıl yıl dikte etmiştir. Cüzcânî hocasının bıraktığı yerden devam etmiş, sonunu da o yazmıştır. Yani elimizdeki, bir bilim adamının kendi ağzından kendini anlatışı; hem paha biçilmez bir belge hem de dikkatle okunması gereken bir metin. Çünkü insan kendi hayatını anlatırken neyi öne çıkaracağını da seçer. İbn Sina'nın seçtiği şey açıktır: öğrenmek.
Aile, o daha çok küçükken Buhara'ya taşındı. Bu, sıradan bir taşra kasabasına taşınmak değildi. Buhara o yıllarda İslam dünyasının doğu ucundaki en parlak şehirdi; Sâmânî hanedanının başkenti, Farsçanın yeniden edebiyat dili hâline geldiği, tüccarların Çin'den Bağdat'a uzanan yollar üzerinde buluştuğu bir merkez. Bir çocuğun zihni için bundan iyi bir toprak zor bulunurdu.
Babasının evi aynı zamanda bir tartışma yeriydi. Abdullah ve küçük oğlu Mahmud, dönemin İsmâilî davetçilerine kulak veriyor, evde felsefe, geometri ve Hint hesabı üzerine konuşuluyordu. İbn Sina bu sohbetleri dinlediğini, söylenenleri anladığını, ama benimsemediğini kendi anlatısında özellikle belirtir. Daha çocukken bile başkasının verdiği cevapla yetinmeye niyeti yoktu.
10 yaşına geldiğinde Kur'an'ı ezberlemiş, Arap edebiyatının hatırı sayılır bir bölümünü de belleğine almıştı. Şehirde bunu konuşuyorlardı. Ardından, bugün bize çok modern görünen bir şey oldu: babası onu hesap öğrenmesi için bir sebze satıcısının dükkânına gönderdi. Çünkü o bakkal, Hint rakamlarıyla hesap yapıyordu. Bilim tarihinin en büyük zihinlerinden biri, sayı sistemini bir pazar tezgâhında öğrendi.
Sonra Buhara'ya Ebû Abdullah en-Nâtilî adında gezgin bir filozof geldi. Abdullah onu evine yerleştirdi, oğluna ders vermesi karşılığında ağırladı. Nâtilî mantıkla başladı. Daha ilk derslerden birinde, cins kavramının tanımını verdiğinde, karşısındaki çocuk ona hiç duymadığı bir ayrıntı üzerinden itiraz etti. Nâtilî şaşırdı. Bir süre sonra babaya, bu çocuğu öğrenmekten başka hiçbir işe koşmamasını söyleyecekti.
Geometriye geçtiler. Öklid'in kitabının ilk birkaç önermesini birlikte çözdüler; gerisini çocuk tek başına söktü. Astronomiye geçtiler. Batlamyus'un büyük eserinin giriş kısmını okudular; şekiller zorlaştığında hoca duraksadı, öğrenci ilerledi. Sonunda Nâtilî, öğretebileceğinin sonuna geldiğini anladı ve Buhara'dan ayrıldı. İbn Sina o gün 16 yaşında bile değildi ve artık hocasızdı.
Hocasızlık onu yavaşlatmadı, hızlandırdı. Kendi kendine fizik okudu, ilahiyat okudu, tıbba girdi. Tıp için söylediği cümle, bugün okununca hâlâ insanı gıcık edecek kadar kendinden emindir: tıbbın zor bilimlerden olmadığını, kısa sürede ilerlediğini söyler. 16 yaşında hasta görmeye başladı. Hocası olmayan bir çocuk, şehrin hekimlerinin yanına oturmuş, vaka izliyordu.
Ama onu asıl uykusuz bırakan tıp değildi. Aristoteles'in metafizik üzerine kitabını eline aldı ve anlamadı. Tekrar okudu, yine anlamadı. Kendi anlatısına göre kitabı kırk kez okudu, neredeyse ezberledi, yazarın ne demek istediğini hâlâ çıkaramadı. Bir gün, umudunu kesmiş hâlde sahaflar çarşısından geçerken bir kitapçı ısrarla ucuz bir cilt tutuşturdu eline. Üç dirheme aldı; almasa kurtulamayacaktı. Eve gelip açtığında, elindekinin Fârâbî'nin o metni açıklayan risalesi olduğunu gördü. Aynı gece kilit çözüldü. Ertesi sabah, sevincinden, fakirlere sadaka dağıttı.
O sıralarda Buhara'nın hükümdarı Sâmânî emiri Nûh bin Mansûr'du ve hastaydı. Saray hekimleri çaresiz kalınca, şehirde adı dolaşan genç hekimi çağırttılar. İbn Sina, kendisinden çok daha yaşlı hekimlerin arasına katıldı, tedaviye ortak oldu ve emir iyileşti.
Ödül olarak ne istediği sorulduğunda para istemedi, arazi istemedi, unvan istemedi. Sâmânî sarayının kütüphanesine girme izni istedi.
Bu isteğin ne anlama geldiğini görmek için kendi tarifine bakmak gerekir. Kütüphane tek bir salon değildi; odalar dizisiydi ve her odada, her rafta tek bir konunun kitapları duruyordu. Bir odada dil ve şiir, başka odada fıkıh, başka odada felsefe. Sandıklar hâlinde kitap. Her konunun kendi listesi, listelerin kendi fihristi vardı. Genç adam, adını ancak duyduğu eski Yunan yazarlarının kitaplarını orada ilk kez eline aldı; çoğunu daha önce kimsenin sorduğuna bile rastlamamıştı. Kendi deyişiyle, kimin ne kadar ilerlediğini ve kimin nerede tıkandığını orada gördü.
Bu odalarda geçirdiği süre, bir insanın ömründe belki bir kez yaşayabileceği türden bir sıçramaydı. Bitirdiğinde 18 yaşındaydı. Hayatının sonuna kadar tekrarlayacağı iddialı cümleyi o yıllar için kurar: bildiği her şeyi o yaşta öğrenmişti, sonrasında yeni bir şey eklemedi, yalnızca olgunlaştırdı.
Sonra kütüphane yandı.
Ne zaman ve nasıl yandığı konusunda kaynaklar birbirini tutmaz. Kesin olan, o rafların kaybolduğu ve ortaya bir dedikodunun çıktığıdır: kütüphaneyi İbn Sina'nın kasten tutuşturduğu, okuduklarını başkası okumasın, bilginin tek sahibi kendisi kalsın diye yaktığı söylendi. Bu suçlamayı sonraki yüzyılların tarihçileri aktarır; elimizde onu doğrulayan hiçbir delil yoktur. Ama iftiranın kendisi bile bir şey anlatır: daha 20'sine varmadan, çağdaşlarının gözünde bu adam, bir kütüphaneyi tek başına içine çekebilecek kadar büyük görünüyordu. Böyle bir ün insanı korur mu, hedef mi yapar; hayatının geri kalanı bu sorunun cevabıdır.
Çünkü aynı yıllarda, onun ayaklarının altındaki zemin çöküyordu. Sâmânî devleti yüz yılı aşkın süredir Mâverâünnehir'i yönetiyordu, ama artık iki ateş arasındaydı. Kuzeyden Karahanlılar iniyor, güneyden Gazneliler yükseliyordu. 999 yılında Karahanlı ordusu Buhara'ya girdi ve neredeyse hiç direnişle karşılaşmadı. Şehir el değiştirdi. Hanedanın son üyeleri birkaç yıl daha kaçarak, saklanarak, pazarlık ederek dayandı; sonunda o da bitti.
Bir devletin çöküşünü kitaplardan okumakla, memur bir babanın oğlu olarak yaşamak farklı şeylerdir. Abdullah'ın maaşı, konumu, koruması o devlete bağlıydı. İbn Sina 22 yaşlarındayken babası öldü. Aynı dönemde yeni yönetimde bir görev de üstlendi, ama tutunamadı.
Elinde bir ev vardı, gitti. Bir mevki vardı, gitti. Bir kütüphane vardı, yandı. Geriye, o kütüphaneyi baştan sona zihnine kopyalamış bir baş kaldı. Hayatının geri kalan 35 yılında sahip olacağı tek taşınmaz mal buydu ve onu yanında taşıyacaktı.
Buhara'dan ayrıldığında bir daha dönmedi. Doğduğu şehri, öğrendiği odaları, babasının mezarını arkasında bıraktı. Önünde, bugün haritada bakıldığında insanın gözünü yoran bir güzergâh vardı: Nesâ, Bâverd, Tûs, Câcerm, Cürcan, Dihistan, Rey, Kazvin, Hemedan, İsfahan. Bir bilim adamının kariyer yolculuğu değil bu; bir mültecinin rotasıdır.
İlk durağı Harezm'in başkenti Gürgenç oldu. Orada Me'mûnî hanedanı hüküm sürüyordu ve emirin veziri Ebü'l-Hüseyin es-Sühaylî, bilgin toplamayı devlet politikası hâline getirmişti. İbn Sina o saraya vardığında karşılaştığı topluluk, çağın en kalabalık zekâ birikimlerinden biriydi. Aralarında astronomi ve ölçme konusunda çığır açacak Bîrûnî, hekim ve filozof Ebû Sehl el-Mesîhî, cerrahlıkta ünlenmiş Ebü'l-Hayr el-Hammâr vardı. Yıllar sonra Bîrûnî ile İbn Sina'nın birbirine yazdığı sert mektuplar, cismin yapısı ve göklerin hareketi üzerine, bu çevrenin ne kadar hararetli olduğunu gösterecekti.
Bu, hayatının sakin olabilecek dönemiydi. Sürmedi.
Güneyde Gazneli Mahmud, Hindistan seferleriyle çağının en güçlü hükümdarı hâline gelmişti ve gücün yanına ihtişamı da istiyordu. Harezm sarayına haber gönderdi: oradaki âlimler Gazne'ye yollansın. Talep nazik bir davet biçiminde geldi, ama arkasındaki ordu görünüyordu. Küçük Harezm devletinin hayır deme lüksü yoktu.
İbn Sina gitmeyi reddetti. Bu, bir bilim adamının yapabileceği en riskli seçimdi: dünyanın en zengin hamisinin sofrasını tepip kaçmak. Ebû Sehl el-Mesîhî ile birlikte, geceleyin, kılavuz tutarak çöle açıldılar. Karakum'un kumları yaz ortasında bir orduyu bile yutar.
Dördüncü gün kum fırtınasına yakalandılar. Yön kayboldu, su bitti. İbn Sina genç ve dayanıklıydı; Mesîhî değildi. Yaşlı hekim susuzluktan ve bitkinlikten çölde öldü. Hayatı boyunca hastalığın tarifini yapacak, ilaçların dozunu tartışacak, sancının nerede başlayıp nereye vurduğunu yazacak olan adam, çölün ortasında arkadaşının ölümünü seyretti ve elinden hiçbir şey gelmedi. Bu, hekimliğin sınırıyla ilk yüzleşmesiydi. Sonuncusu olmayacaktı.
Sağ kalan tek başına yola devam etti. Hedefi Hazar'ın güneydoğu kıyısındaki Cürcan'dı; oranın hükümdarı Kâbûs bin Veşmgîr, şair ve hattat, âlimleri koruyan bir isimdi. İbn Sina ona sığınmayı umuyordu. Vardığında öğrendiği haber şuydu: Kâbûs, kendi komutanlarının isyanıyla tahttan indirilmiş, bir kalede soğuğa terk edilerek öldürülmüştü. Uğruna çöl geçtiği kapı, o kapıya varmadan kapanmıştı.
Cürcan'da parası ve adı olmayan bir yabancıydı. Bir süre köyde saklandı, hastalandı. Ama orada, hayatının en kalıcı karşılaşması gerçekleşti. Ebû Ubeyd el-Cüzcânî adında genç bir adam, onun ününü duymuş, bulmak için yola çıkmıştı. Karşılaştılar ve Cüzcânî bir daha ayrılmadı. Yirmi beş yıl boyunca öğrencisi, kâtibi, yol arkadaşı, kitaplarının derleyicisi ve sonunda biyografı oldu. İbn Sina'nın bugün elimizde olan eserlerinin düzenli hâline gelmesi, büyük ölçüde bu adamın inadıdır.
Cürcan'da Ebû Muhammed eş-Şîrâzî adında varlıklı bir hayranı ona ev tuttu, ders vermesi için ortam hazırladı. Tıptaki büyük eserinin, el-Kânûn fi't-Tıb'ın, yani Tıp Kanunu'nun ilk bölümlerini bu sıralarda yazmaya başladı. Bundan sonra Kanun diyeceğiz.
Oradan Rey'e geçti. Rey'i o yıllarda Büveyhî hanedanından Seyyide Hatun, oğlu Mecdüddevle adına yönetiyordu. Oğul melankoliye tutulmuştu; ağır bir ruhsal çöküntü içindeydi. İbn Sina onu tedavi etti ve bu, onun hekimliğinin en çağdaş yanını gösteren vakalardan biridir: ruh hâlini bedenin bir hâli gibi ele alıyor, korkuyu, kuruntuyu, aşkı hastalık tablosunun içine yerleştiriyordu. Nitekim ona dair en çok anlatılan hikâye de budur. Rivayete göre sebebi bulunamayan bir hastanın nabzını tutarken, önce mahalle adlarını, sonra kızların adlarını saydırmış; nabız bir addan bir ada sıçrayınca teşhisi koymuş: hastalık değil, karşılıksız aşk. Bu anlatının ne kadarı gerçek, ne kadarı sonradan güzelleştirilmiş, bilinmiyor. Ama bir hekimin ünü, hangi hikâyelerle anıldığından da okunur.
Rey'de de kalamadı. Bölgeye Gazneli baskısı geldi, şehir karıştı, yollara yine düştü. Kazvin'e uğradı, oradan Hemedan'a geçti. Kırk yaşına yaklaşıyordu ve hâlâ evi yoktu.
Hemedan'da Büveyhî emiri Şemsüddevle hüküm sürüyordu ve hükümdarların en eski derdinden muzdaripti: sancı. Kaynakların kulunç dediği, bağırsakları kasan o dayanılmaz ağrı, onu yatağa çivilemişti. Hekimler çağrıldı, şehirdeki yabancı da çağrıldı. İbn Sina emiri kırk gün süren bir tedaviyle ayağa kaldırdı.
Karşılığında aldığı şey bu kez kütüphane değildi. Emir ona hil'at giydirdi, sonra bir adım daha attı ve onu vezir yaptı.
Böylece İbn Sina'nın hayatının en tuhaf düzeni kuruldu. Gündüzleri devletin işlerini görüyordu: divan, dilekçe, asker maaşı, vergi, elçi. Geceleri evine dönüyor, öğrencileri toplanıyordu. Bir kandil yakılır, Cüzcânî büyük felsefe ansiklopedisi Kitâbü'ş-Şifâ'dan, yani Şifa Kitabı'ndan okur; başka bir öğrenci Kanun'dan okurdu. Bundan sonra kısaca Şifa diyeceğiz. Tartışma bitince şarap ve müzikle bir fasıl açılır, sonra herkes dağılır, o yazmaya oturur, şafak sökerken birkaç saat uyur ve tekrar divana giderdi. Cüzcânî, hocasının bazı gecelerde ellişer varak yazdığını söyler.
O gecelerde yazdıklarının içinde, felsefe tarihinin en ünlü düşünce deneylerinden biri vardır. İbn Sina der ki: bir insanın boşlukta, havada asılı yaratıldığını düşünün; gözleri kapalı, uzuvları birbirine değmiyor, hiçbir şey görmüyor, duymuyor, dokunmuyor. Bu insan hiçbir şey bilmez. Ama bir şeyi bilir: kendisinin var olduğunu. Bedenini bilmeden benliğini bilir. Uçan adam denen bu tasavvur, bilincin bedene indirgenip indirgenemeyeceği tartışmasının en erken ve en berrak kurgularından biridir ve bugün hâlâ felsefe derslerinde anlatılır.
Ama vezirlik, gece gündüz çalışan bir hekimin taşıyabileceğinden ağır bir yüktü. Ordunun Türk askerleri vezirden hoşlanmadı. Bir gece evini kuşattılar, yağmaladılar, adamı sürükleyip götürdüler ve emirden idamını istediler. Şemsüddevle öldürtmedi; ama onu görevden aldı ve şehirden uzaklaştırdı. İbn Sina kırk gün Ebû Sa'd adlı bir dostun evinde saklandı.
Kırk günün sonunda emirin sancısı geri geldi. Hiçbir hekim tutturamadı. Saklandığı yerden çağırdılar, özür dilediler, tedavi etti ve tekrar vezir yaptılar. Bu, hayatının acı komedisidir: hayatını, defalarca, başkalarının ağrısı kurtardı.
Şemsüddevle bir sefer sırasında öldüğünde düzen bir gecede dağıldı. Yerine geçen oğlu Semâüddevle ona yine vezirlik teklif etti; bu kez kabul etmedi. Bunun yerine gizlice, İsfahan'ı yöneten Kâkûyî hükümdarı Alâüddevle'ye mektup yazdı, hizmetine girmek istediğini bildirdi. Bir eczacının evinde saklanıp Şifa'yı yazmaya devam ediyordu.
Mektup ele geçti. Hemedan veziri Tâcülmülk bunu ihanet saydı. İbn Sina tutuklandı ve şehrin dışındaki Ferdecan Kalesi'ne kapatıldı. Dört ay orada kaldı.
Hücrede kâğıt ve kalem bulabilmişti. Ferdecan'da yazdıkları arasında, bir insanın kendi aklıyla yolculuğa çıkışını anlatan sembolik risalesi Hayy bin Yakzân vardır; bir de kulunç üzerine, o dayanılmaz sancının sebepleri ve tedavisi üzerine bir kitap. Duvarların arasında, yıllar sonra kendi canını alacak hastalığın tedavisini yazıyordu.
Kaderin daha da ironik bir şakası vardı. Alâüddevle Hemedan üzerine yürüyünce, onu hapseden Semâüddevle ve veziri kaçtılar ve sığınacak yer olarak tam da Ferdecan Kalesi'ni seçtiler. Mahkûm ve gardiyanları aynı surların içinde buluştu. Alâüddevle çekilince hepsi birlikte Hemedan'a döndüler.
İbn Sina artık bekleyecek durumda değildi. Kardeşi, Cüzcânî ve iki hizmetlisiyle birlikte sufi kıyafetine büründü, derviş kılığında şehirden çıktı ve yollara düştü. Aç, susuz, yolun tozuyla İsfahan'a vardıklarında onları bizzat Alâüddevle'nin adamları karşıladı.
İsfahan yılları, hayatının en verimli ve en korunaklı dönemi oldu; yaklaşık 14 yıl. Alâüddevle onu yanından ayırmadı, cuma geceleri sarayda bilim meclisleri kurdu, seferlere bile birlikte çıktılar. İbn Sina orada Şifa'yı tamamladı, gökyüzü gözlemleri yaptı, ölçüm için yeni bir alet tasarladı, takvim düzeltmesiyle uğraştı. Hamisi Arapça bilmediği için, felsefesinin bütününü Farsça olarak, Dânişnâme-i Alâî, yani Alâî Bilgi Kitabı adıyla yeniden yazdı; bu, Farsçanın felsefe dili olarak doğuşunda dönüm noktası sayılır.
Sığınak bile tam sığınak olmadı. 1030'da Gazneli Mesud'un ordusu İsfahan'a girdi, şehir yağmalandı ve İbn Sina'nın eşyaları da yağmanın içinde kaldı. Kaybettikleri arasında en çok yandığı, 20 ciltlik olduğu söylenen İnsâf adlı eseriydi; Aristoteles şârihlerinin tartışmalarını hakeme bağladığı iddialı kitap. Bir daha yazmadı. Bugün elimizde ondan yalnızca kopuk parçalar var.
1037'de Alâüddevle ile Hemedan yönünde bir sefere çıktığında İbn Sina 57 yaşındaydı ve kulunç yeniden tuttu.
Bundan sonra olanları Cüzcânî'den, yani yatağın başucundan anlatan adamdan biliyoruz. Hasta, tedaviyi kendi üstlendi. Ordunun yürüyüşüne yetişmek için iyileşmeyi hızlandırmak istedi ve bir günde sekiz kez lavman uyguladı. Bağırsakları yaralandı. İlaç karışımına iki dânik kereviz tohumu konmasını söylemişti; onu tedavi edenlerden biri beş dirhem koydu. Cüzcânî bunun kasıt mı yanlışlık mı olduğunu bilmediğini yazar. Yara büyüdü.
Sonra ikinci bir kaza geldi. Kendisinden para çalmış olan hizmetkârların, hesap sorulmasın diye, güçlendirici macununa fazla miktarda afyon kattıkları söylenir. Bir gün ayağa kalkacak kadar toparlandı, saraya gitti, sonra tekrar düştü.
En sonunda ilaçları bıraktı. Cüzcânî onun şu anlama gelen sözünü aktarır: bedenimi yöneten yönetici artık yönetemiyor; tedavinin bundan sonra faydası yok.
Kalan günlerinde malını fakirlere dağıttı, kölelerini azat etti, haksızlık ettiğini düşündüğü kimselerin hakkını ödetti ve üç günde bir Kur'an'ı hatmetti. 1037 yılında, Ramazan ayında, Hemedan'da öldü. Doğduğu Buhara'dan yaklaşık 1500 kilometre uzakta, hiçbir zaman kendi evi olmamış bir şehirde gömüldü.
Ölümünden sonra olanlar, kaçarak geçmiş bir ömrün ne kadar kalıcı olabileceğinin tuhaf bir kanıtıdır.
Geride bıraktığı eserlerin sayısı üzerine kaynaklar 400'ün üzerinde rakam verir; bugüne ulaşan, ona kesin olarak ait sayılan metinlerin sayısı 200 civarındadır ve büyük çoğunluğu felsefedir. Ama dünyayı değiştiren kitabı tıp kitabıydı.
Kanun beş kitaptan oluşur. Birinci kitap tıbbın genel ilkelerini, beden yapısını, hastalık sebeplerini ve sağlığın korunmasını ele alır. İkinci kitap tek tek ilaçları alfabetik olarak sıralar; 800'e yakın madde tanımlanır. Üçüncü kitap baştan ayağa, organ organ hastalıkları inceler. Dördüncü kitap ateşli hastalıkları, yaraları, kırıkları, zehirlenmeleri kapsar. Beşinci kitap bileşik ilaçların yapımını anlatır. Yapı, bir ansiklopedinin değil bir sistemin yapısıdır: her bilgi bir yere oturur, her yer bir mantığa bağlıdır. Kanun'un asıl başarısı yeni keşifler değil, kendisinden önceki bin yılın Yunan, İran, Hint ve Arap tıbbını tek bir tutarlı çatı altında toplamasıydı.
İçinde, çağını aşan bölümler vardır. Bulaşıcılığın suyla ve toprakla ilişkisi üzerine yazdıkları, verem konusundaki gözlemleri, göğüs zarı iltihabı ile başka göğüs hastalıklarının ayırt edilmesi, sarılığın türleri, ruhsal etkenlerin bedene yansıması. Bir de ilaçların denenmesi için koyduğu kurallar dizisi: ilaç saf olmalı, tek bir hastalık üzerinde denenmeli, etkisi rastlantı olmadığını gösterecek kadar tekrarlanmalı, insan üzerindeki sonucun hayvandaki sonuçla aynı olmayabileceği hesaba katılmalı. Bu maddeler, bugünkü klinik araştırma mantığının atalarından sayılır.
12. yüzyılda, Endülüs'ün kuzeyindeki Toledo şehri Doğu'nun kitaplarının Latinceye aktığı bir kapıya dönüştüğünde, Cremonalı Gerard adlı çevirmen Kanun'u Latinceye çevirdi. Batı, yazarın adını kendi diline uydurdu: Avicenna. O günden sonra Avrupa tıp fakültelerinde Kanun, temel ders kitabı oldu. Matbaa icat edildiğinde ilk basılan kitaplar arasına girdi; 15. ve 16. yüzyıllarda onlarca Latince baskısı yapıldı. 1593'te Roma'da Arapça aslı da basıldı; bu, Arap harfleriyle basılmış ilk kitaplardan biridir.
Bu hâkimiyet öyle uzun sürdü ki, ondan kurtulmak bir isyan konusu hâline geldi. 1527'de Basel'de ders veren hekim Paracelsus, tıbbın eski otoritelerden kurtulması gerektiğini göstermek için Kanun'u öğrencilerinin önünde ateşe attı. Ne var ki kitap yanmakla bitmedi; Avrupa'nın tıp eğitiminden tamamen çekilmesi 17. yüzyılı buldu. Yaklaşık 600 yıl. Tıp tarihinde hiçbir kitap bu kadar uzun süre ders kitabı olarak okutulmadı.
Felsefedeki mirası daha da tartışmalı ve belki daha derin oldu. Varlık ile mahiyeti birbirinden ayırması, yani bir şeyin ne olduğu ile var olmasının ayrı sorular olduğunu göstermesi ve buradan zorunlu varlık kavramına ulaşması, sonraki bütün İslam düşüncesinin ve skolastik Hıristiyan düşüncesinin gündemini belirledi. Ölümünden yaklaşık altmış yıl sonra Gazzâlî, filozofların tutarsızlığını anlatan meşhur eserini büyük ölçüde onun sistemini hedef alarak yazdı ve üç meselede onu açıkça küfürle itham etti. Aynı sistem, Latinceye çevrildikten sonra Avrupa'da Albertus Magnus'un ve Thomas Aquinas'ın elinde yeniden işlendi; Aquinas, katılmadığı yerlerde bile onu yüzlerce kez anar. Yani hem en sert eleştirilerin hem de en verimli devamların kaynağı aynı adamdı.
Hemedan'daki mezarı yüzyıllar boyunca mütevazı kaldı. 1952'de yerine, İran'ın erken dönem kule mezarlarını andıran, gökyüzüne uzanan bir anıt yapıldı. Bugün orada bir müze, bir kütüphane ve şehrin ortasında bir meydan var. Ay'ın yüzeyindeki bir kratere onun Latince adı verildi.
Hepsinin altında şu kalıyor: bir devlet çöktüğü için evini terk etmiş, hamisini reddettiği için çölde arkadaşını gömmüş, bir mektup yüzünden kaleye kapatılmış, derviş kılığında şehir değiştirmiş bir adam, ömrü boyunca hiçbir kurumun, hiçbir üniversitenin, hiçbir istikrarlı bütçenin korumasına sahip olmadan, at sırtında ve kaçak evlerde, 600 yıl ayakta kalacak bir sistem kurdu. Başkalarının sancısını kırk günde dindiren eller, sıra kendi bedenine geldiğinde tutmadı. Hekim kendini iyileştiremedi. Ama yazdığı kitap, onu öldüren hastalığın adını, sebebini ve tedavisini, altı yüzyıl boyunca Avrupa'dan Hindistan'a kadar tıp öğrencilerine öğretmeye devam etti.
Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.