2026-09-17 · 19 dk
Alman Yahudi nörolog Ludwig Guttmann'ın (1899-1980) Breslau'da Kristal Gece'de 64 kişiyi sahte teşhislerle hastaneye yatırıp çoğunu kurtarmasını, 1939'da mülteci olarak İngiltere'ye kaçışını ve 1944'te Stoke Mandeville'de beş
paralimpikguttmannomurilikstoke mandevillemülteci hekim1944'te İngiliz hastanelerinde omuriliği kırılan bir askerin ortalama ömrü birkaç haftaydı; yatağa yatırılır, yara azar, sepsis gelir, biterdi. Ülkesinden kovulmuş bir mülteci doktor o koğuşa girdi ve önce battaniyeleri, sonra tıbbın "ölmeye bırak" dediği kuralı kaldırdı. Bahçeye çıkardığı tekerlekli sandalyelerle başlattığı şey, bugün dünyanın ikinci büyük spor organizasyonu.
1899 yılının 3 Temmuz'unda, Yukarı Silezya'nın küçük bir kasabası olan Tost'ta, bir içki imalatçısının evinde bir oğlan çocuğu dünyaya geldi. Adını Ludwig koydular. Baba Bernard Guttmann'ın işi kasabada iyi gidiyordu, anne Dorothy evi çekip çeviriyordu; aile, Almanya'nın doğu ucundaki bu taşra kasabasında yaşayan pek çok Yahudi aile gibi, hem Alman hem Yahudi olmanın gayet mümkün olduğu bir dünyada yaşıyordu. Çocuk üç yaşındayken aile yirmi kilometre kadar kuzeye, Yukarı Silezya'nın kömür ve demir kenti Königshütte'ye taşındı. Burası Tost'a hiç benzemiyordu. Ufku bacalar kesiyordu, gece yarısı vardiya değişiminde sokaklar yüzleri kömür tozundan siyah adamlarla dolup taşıyordu ve şehrin hastanesi, madenlerin insana ödettiği bedeli her gün sayıyla, isimle, sedyeyle görüyordu.
Ludwig Guttmann bu kentte büyüdü, klasik eğitim veren liseyi 1917'de bitirdi. Savaşın üçüncü yılıydı; on sekiz yaşındaki gençlerin çoğu cepheye gidiyordu, o ise cepheye gitmeden önceki boşlukta bir şey yapmak istedi ve madencilerin kaza hastanesine gönüllü hastabakıcı olarak yazıldı. Tıp okumaya henüz karar vermemişti. Kararı ona, adını bugün kimsenin bilmediği bir madenci verdi.
Genç bir adamdı. Ocakta göçük altında kalmış, omurgası kırılmıştı; belden aşağısı tutmuyordu. Sedyeyle getirildiğinde iri yarı, güçlü, on dokuz yirmi yaşlarında bir gençti. Guttmann onun hastane kâğıtlarını doldurmaya başlayınca deneyimli bir görevli omzuna dokunup zahmet etme, dedi; birkaç haftaya ölür zaten. Bu bir kabalık değildi. 1917'de bu, tıbbın verdiği cevaptı. Omurilik yaralanması, ölüm ilamının başka bir adıydı. Böyle hastalar koğuşun sonundaki bir odaya, çoğu zaman bir paravanın arkasına alınır, ağrıları dindirilir ve beklenirdi. Hareket ettirilmezlerdi, çünkü ne anlamı vardı. Kimse mesanelerini düzgün boşaltmayı dert etmezdi, çünkü ne anlamı vardı.
Beş hafta sürdü. Hissizleşmiş kalçalarında, topuklarında, sırtında yatak yaraları açıldı; yara önce kızarıklıktı, sonra çukur oldu, sonra kemiğe indi. İdrar yolları iltihaplandı. Vücut sessizce zehirlendi ve genç adam, göçüğün öldüremediği bir bedenle, bakımsızlığın yol açtığı bir kan zehirlenmesinden öldü. Guttmann o odaya girip çıkan, çarşafları değiştiren, konuşmaya çalıştığında karşılık alamayan kişiydi. Yıllar sonra, dünyanın dört bir yanında konferanslar veren bir profesör olduğunda bile o hastayı hâlâ anlatıyordu. Çünkü orada gördüğü şey bir hastalığın kaçınılmaz seyri değildi; bir vazgeçişti. Tıbbın bir insanı, daha ölmeden önce defterden silmesiydi.
O sonbahar askere alındı, kısa bir süre sonra terhis edildi ve 1918 Nisan'ında Breslau Üniversitesi'nde tıp okumaya başladı. Freiburg'da devam etti, 1924'te doktorasını aldı. Sinir sistemine yöneldi ve bu onu çağının en tanınmış beyin cerrahlarından birinin, Otfrid Foerster'in yanına götürdü. Foerster titiz, sert, işini kutsallaştıran bir adamdı; ameliyathanede saatlerce hiç konuşmadan çalışırdı. Guttmann onun yanında hem cerrahiyi hem de bir şeyi daha öğrendi: sinir dokusunun ne yaptığını anlamak isteyen hekimin hastayı aylarca, yıllarca izlemesi gerektiğini. 1930'ların başında Breslau'da kendi kliniği, öğrencileri, yayınları olan bir nöroloji ve sinir cerrahisi uzmanıydı. Kırkına varmadan, ülkesinin en umut vaat eden isimlerinden biri sayılıyordu.
Sonra ülkesi onu ülkesi olmaktan çıkardı.
1933'te Almanya'da yeni bir yasa, kamu görevlerinden Yahudileri temizledi. Guttmann üniversitedeki görevini kaybetti. Ameliyathaneye girmesi, ders vermesi, asistan yetiştirmesi bitti. Yirmi yılda kurduğu kariyer, bir imzayla, bir gecede hükümsüz hâle geldi. Gidecek tek bir yer kalmıştı: Breslau'daki Yahudi Hastanesi. Oraya gitti, orada çalıştı ve 1937'de hastanenin başhekimi oldu.
Baskı her yıl bir kat daha sıkıştı. 1938'e gelindiğinde Yahudi hekimlerin hekimlik ruhsatı tamamen iptal edilmişti. Artık "doktor" diyemiyorlardı kendilerine; devletin verdiği yeni sıfat "Krankenbehandler" idi, yani hasta ile ilgilenen kişi. Yalnız Yahudi hastalara bakabiliyorlardı. Aynı bilgi, aynı eller, aynı ameliyat masası; ama unvanı sökülmüş bir meslek.
9 Kasım 1938 gecesi Almanya genelinde eşgüdümlü bir şiddet dalgası başladı. Sinagoglar yakıldı, dükkânların camları kırıldı, evler basıldı; tarihe Kristal Gece diye geçen o gece ve ertesi gün on binlerce Yahudi erkek gözaltına alınıp toplama kamplarına gönderildi. Breslau'da da sokaklar cam kırığıyla kaplandı. O gece Yahudi Hastanesi'nin kapısına insanlar gelmeye başladı. Bazıları gerçekten yaralıydı; bazıları yalnızca kapının ardına geçmek, bir çatı altına girmek istiyordu.
Guttmann personeline tek bir talimat verdi: gelen herkes hasta olarak kayda geçecek, kimseye soru sorulmayacak. O gece hastaneye 64 erkek yatırıldı. Her birine bir yatak, bir dosya, bir teşhis yazıldı. Sabah olduğunda hastanenin kapısında Gestapo vardı ve hesap soruyorlardı: bu insanlar neden burada?
Guttmann onları koğuşa aldı ve yatak yatak dolaştırdı. Her yatağın başında durup hastanın durumunu anlattı. Şu adamın kalbi şu yüzden takip altında, bunun karın ağrısı şu bulguyu veriyor, ötekinin nörolojik muayenesi şu nedenle tekrarlanmalı. Bir başhekimin kendi hastanesinde, kendi koğuşunda, kendi mesleğinin diliyle yaptığı bir konuşmaydı bu; karşısındakiler tıp bilmiyordu ve o bunu biliyordu. Kızı Eva yıllar sonra babasının o sabahı böyle, yataktan yatağa yürüyerek geçirdiğini anlatacaktı.
64 kişiden 60'ı o gün hastaneden çıkarılmadı, tutuklanmadı, kampa gönderilmedi. 4'ü götürüldü. Guttmann hayatının geri kalanında bu 4 kişiyi unutmadı; 60'ı kurtarmış olmak, 4'ünü kurtaramamış olmayı hafifletmedi.
O sabahtan sonra Almanya'da kalınamayacağını anlamıştı. Ama kapılar kapalıydı. Bir aile, bir meslek, bir kütüphane, bir ömür; hepsi çıkış izni bekleyen bir kuyruğa dönüşmüştü. Kapı, hiç beklenmedik bir yerden, rejimin kendi çıkarından aralandı.
1939'un başında Portekiz'den bir talep geldi: Portekiz'i yöneten Salazar'ın yakın bir dostu hastaydı ve Alman bir uzman istiyordu. Rejim için bu küçük bir diplomatik jestti; Guttmann için bir kapıydı. Kendisine sınır dışına çıkış izni verildi. Portekiz'e gitti, hastasını gördü ve dönüş yolunda Londra'ya uğradı.
Londra'da, Nazi Almanyası'ndan kaçan bilim insanlarına iş ve yer bulmaya çalışan bir yardım kurulunun kapısını çaldı. Britanya'da ona bir araştırma imkânı arandı ve bulundu. Sonra geri döndü. Karısı Else, oğlu Dennis ve küçük kızıyla birlikte çıkmak için gerekli izinleri beklemek zorundaydı ve bu bekleyiş, tarihin en kötü zamanlamasına denk geliyordu. 14 Mart 1939'da aile Oxford'a vardı. Avrupa'nın kapıları, o yılın eylülünde bir daha uzun süre açılmamak üzere kapanacaktı.
Guttmann kırk yaşına birkaç ay kala, ikinci kez sıfırdan başlıyordu. Cebinde, mülteci akademisyenlere yardım eden kurulun verdiği 250 sterlinlik bir yerleşme desteği vardı. Ülkede ameliyat yapma yetkisi yoktu; Alman diploması Britanya'da doğrudan geçerli değildi. İngilizcesi ağır aksanlıydı ve ömrünün sonuna kadar öyle kaldı. Oxford'da Radcliffe Hastanesi'nin sinir cerrahisi bölümünde, kendisinden yaşça küçük meslektaşların yanında bir araştırmacı olarak çalışmaya başladı. Omurilik yaralanmalarında terleme bozuklukları üzerine, sinirin yeniden büyümesi üzerine çalıştı; laboratuvarda, hasta başında, kütüphanede. Britanya vatandaşlığını 1945'te alacaktı.
Bu yıllar, dışarıdan bakıldığında bir gerileme gibi görünür: profesörken araştırmacı, başhekimken misafir. Ama bir şey oluyordu. Guttmann, Königshütte'de gördüğü o beş haftayı, artık yirmi yıllık bir nöroloğun bilgisiyle yeniden düşünebiliyordu. Yatak yarası neden açılır? Çünkü hissedilmeyen bir bölge saatlerce aynı basınç altında kalır ve dokuya kan gitmez. O hâlde insan çevrilirse? Mesane neden iltihaplanır? Çünkü boşaltılamaz, boşaltılmaya çalışıldığında da steril olmayan bir yöntemle boşaltılır. O hâlde temiz teknikle, düzenli aralıklarla boşaltılırsa? Bunların hiçbiri dâhiyane keşif değildi. Hepsi, kimsenin zahmete değer bulmadığı için sorulmamış sorulardı.
Savaş bu soruları aciliyete çevirdi. Britanya, Avrupa'ya çıkarma yapmaya hazırlanıyordu ve çıkarma demek, binlerce sırt ve boyun yaralanması demekti. 1943 Eylül'ünde hükümet Guttmann'a gitti ve ondan, ülkede omurilik yaralılarına ayrılmış ilk merkezi kurmasını istedi. Kabul etti; ama bir şartla: merkezi kendi bildiği gibi, kimsenin karışmayacağı biçimde yönetecekti.
Böylece Londra'nın kuzeybatısında, Aylesbury yakınlarındaki Stoke Mandeville Hastanesi'nin bahçesindeki barakalardan birine yerleşti.
1 Şubat 1944'te merkez, 26 yataklı bir koğuşla açıldı. Yataklarda savaşta sırtından, boynundan vurulmuş ya da ezilmiş kadınlar ve erkekler vardı; çoğu yirmili yaşlarındaydı ve çoğuna, geldikleri yerde, artık yapılacak bir şey olmadığı söylenmişti.
Guttmann ilk iş, herkesi çevirtmeye başladı. Her hasta, gece gündüz, iki saatte bir pozisyon değiştirecekti. Bu, kâğıt üzerinde basit, uygulamada acımasız bir kuraldı: 26 kişi, günde on iki kez, hemşire nöbetlerinin her saatinde. Yeni açılmış yatak yaraları kapandı, eskileri temizlendi. İkincisi, mesane bakımını değiştirdi; düzenli aralıklarla, aseptik teknikle sonda uygulandı ve o sırada tıbba yeni girmiş olan penisilin, enfeksiyonlarla mücadelede kullanıldı. Bu iki değişiklik, tek başına, omurilik yaralanmasını kesin ölümden çıkarıp yaşanabilir bir duruma taşıdı.
Ama Guttmann'ın derdi hastayı hayatta tutmakla bitmiyordu. Yatağında yaşayan, bakılan, beslenen ve hiçbir şey yapmayan bir insanın uzun ömrü, ona bir çözüm gibi görünmüyordu. Hastalarını oturttu, tekerlekli sandalyeye aldı, koğuşa tezgâhlar kurdurdu; saat tamiri, marangozluk, daktilo çalıştırdı. Personeline, hastaya acıma tonuyla konuşmayı yasakladı. Kendisi geceleri koğuşu dolaşır, uyumayan birini bulduğunda yatağının kenarına ilişip konuşurdu. Hastalar ona "Poppa" demeye başladı; sert, inatçı, tartışmayı sevmeyen bir adamdı, ama hastasının yanında durduğunda kimse bunu unutmuyordu.
Asıl fikir bir sabah koridorda doğdu. Genç adamlar, tekerlekli sandalyelerle, ellerine geçirdikleri bir sopayla bir diski birbirlerine vurup duruyorlardı. Guttmann bunu bir düzensizlik olarak değil, bir ilaç olarak gördü. 1946'nın Şubat'ında hastanede resmî bir maç düzenlendi: sandalyedeki hastalardan oluşan bir takım, hastanenin doktorlarından oluşan bir takıma karşı, tekerlekli sandalye poloyu andıran bir oyun. Ardından ağır bir topa yumruk atma çalışmaları, sonra sandalyeyle oynanan bir tür basketbol geldi; 1949'da bu oyun merkezin programına yerleşti.
Sporun neden işe yaradığını Guttmann bir hekim titizliğiyle anlatıyordu. Omurilik yaralanan bir insanın gövdesi ve kolları, artık bacaklarının yaptığı işi de üstlenmek zorundaydı; kas gücü ve denge, tedavinin parçasıydı. Kürek çekmek, ok atmak, topu itmek; bunların hepsi ölçülebilir bir egzersizdi. Ama ikinci gerekçe daha ağır basıyordu. Spor, hastayı bakılan biri olmaktan çıkarıp yarışan biri yapıyordu. Bir insan kazanabiliyorsa kaybedebilir de demekti; kaybedebiliyorsa, hakkında karar verilen değil, karar veren biri demekti. Guttmann yıllar sonra, tıp kariyerinde iyi bir şey yaptıysa bunun sporu felçli hastaların tedavisine sokmak olduğunu söyleyecekti.
Bir sorun kalmıştı. Hastane duvarlarının içinde yapılan her şey, dışarısı için görünmezdi. Guttmann'ın hastaları taburcu olduklarında, iş bulamayan, sokağa çıkamayan, toplumun bakmamayı tercih ettiği insanlara dönüşüyordu. Onları dışarıya göstermenin bir yolu gerekiyordu. Ve 1948 yazında, Londra bunun için mükemmel bir bahane sunuyordu: savaştan sonra ilk kez Olimpiyat Oyunları düzenlenecekti.
29 Temmuz 1948 sabahı, Londra'da Olimpiyatların açılış töreni yapılıyordu. Aynı gün, Aylesbury yakınlarındaki hastanenin çimenliğine iki hedef tahtası dikildi. Yarışma okçuluktu. Yarışanlar 16 kişiydi: omurilik yaralanması olan 14 eski asker ve 2 eski kadın asker. Bir takım hastanenin kendi hastalarından, diğeri Richmond'daki savaş malulleri yurdu Star and Garter'dan geliyordu. Tribün yoktu. Madalya töreni bugün anladığımız anlamda yoktu. Bir günde bitti.
Guttmann o gün, bir gün gelip bu yarışmaların gerçekten uluslararası olacağını, Stoke Mandeville Oyunları'nın dünya çapında bir üne kavuşup engelli insanların Olimpiyatları hâline geleceğini öngördüğünü söyledi. Çimenlikte on altı okçu varken bunu söylemek, kibarca ifade etmek gerekirse, iyimserlikti.
Dört yıl sonra, 1952'de Hollanda'dan bir ekip geldi ve oyunlar bir anda sınır aştı; o yıl 130'dan fazla yarışmacı kayıt yaptırdı. Yarışmalara her yıl yeni ülkeler, yeni branşlar eklendi; okçuluğun yanına masa tenisi, atıcılık, yüzme, atletizm girdi. 1956'da Uluslararası Olimpiyat Komitesi, olimpik ideallere hizmetinden ötürü Guttmann'a Sir Thomas Fearnley Kupası'nı verdi. Bu, spor dünyasının Aylesbury'deki çimenliği fark ettiğinin ilk resmî işaretiydi.
Asıl adım 1960'ta atıldı. İtalyan sinir cerrahı Antonio Maglio, o yıl Olimpiyatların yapılacağı Roma'da oyunları düzenlemeyi önerdi ve Guttmann'ın yıllardır peşinde olduğu bağlantı kuruldu: aynı şehir, aynı yaz, aynı tesisler. 18 Eylül 1960 günü Roma'nın kuzeyindeki Acqua Acetosa spor tesislerinde açılış yapıldı; tekerlekli sandalyelerdeki sporcular, ülkelerinin bayraklarıyla, 5.000 kişilik bir kalabalığın önünde sahaya girdi. 23 ülkeden 400 kadar sporcu yarıştı. Resmî adı hâlâ "9. Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları" idi; oyunlara "Paralimpik" adının geriye dönük olarak verilmesi 1984'ü bulacaktı. 26 Eylül'de Vatikan'da Papa 23. Yohannes, oyunlara katılan 350 sporcuyu kabul etti; ertesi günün gazetelerinde, uzun zamandır ilk kez, tekerlekli sandalyedeki insanların fotoğrafı acıma diliyle değil spor diliyle yayımlandı.
Guttmann bundan sonrasını kurumsallaştırmaya harcadı. 1961'de hem Britanya'da engelliler için bir spor derneği hem de uluslararası bir parapleji tıp derneği kurdu; omurilik yaralanmalarına ayrılmış ilk bilimsel derginin de ilk editörü oldu. 1964'te oyunlar Tokyo'ya taşındı. 1966'da kraliçe tarafından şövalye ilan edildi ve aynı yıl, 22 yıl yönettiği merkezin başından ayrıldı. 1979 sonbaharında kalp krizi geçirdi ve 18 Mart 1980'de, 80 yaşında, Aylesbury'de öldü; ömrünün yarısını geçirdiği hastanenin birkaç kilometre ötesinde.
Ardında bıraktığı şey bir yarışma takvimi değildi. Bir tanım değişikliğiydi. 1917'de omurilik yaralanması "birkaç haftaya ölür" cümlesinin tıbbi karşılığıydı; bugün aynı yaralanmayı geçiren bir insan, doğru merkezde, ilk günden itibaren çevrilir, mesanesi korunur, haftalar içinde oturur, aylar içinde işine döner. Bu değişimin bedeli, bir dâhinin buluşu değil, bir adamın on yıllarca sürdürdüğü inadıydı: insanları çevirtmek, onlara soru sordurmak, sporu reçeteye yazmak, sonra da o reçeteyi stadyuma taşımak.
Ve şu var: Paralimpik Oyunlar bugün yüz yetmişten fazla ülkeden dört binin üzerinde sporcuyu bir araya getiriyor, dünyanın en çok izlenen üçüncü spor organizasyonu sayılıyor. 2012'de Londra bu oyunlara ev sahipliği yaptığında, açılış gecesinde ekranlara gelen isim Guttmann'ın ismiydi; aynı yıl, her şeyin başladığı yerde, hastanenin yanındaki stadyumun önüne onun bronz heykeli dikildi. Heykelin baktığı çimenlik, 1948'de iki hedef tahtasının kurulduğu yer.
Ama bu hikâyenin gerçek başlangıcı orada değil. Başlangıç, 1917'de bir maden kentinde, adı hiçbir yere yazılmamış genç bir madencinin, paravanın arkasındaki yatağında beş hafta içinde ölüşünü seyreden on sekiz yaşında bir hastabakıcıdır. O genç adam için kimse bir şey yapmadı. Yapılabilecekleri, onu izleyen çocuk, sonraki altmış üç yılını harcayarak öğrendi ve bir daha kimsenin o paravanın arkasına konulmaması için çalıştı.
Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.