2026-09-04 · 29 dk
Owari'de yoksul bir köylü ailesinde doğan Toyotomi Hideyoshi'nin (1537-1598) Oda Nobunaga'nın sandalet taşıyıcılığından başlayıp Japonya'nın tek hâkimi oluşunu, efendisinin öldürüldüğü gece yedi günde iki yüz kilometre yürüyerek iktidarı kapışını ve zirveye vardıktan sonra kılıç avıyla sınıfları dondurup kendisi gibi birinin bir daha yükselmesini imkânsız kılışını anlatıyor. Ölümünden iki yıl sonra bütün mirasının beş yaşındaki oğlunun elinden alınışının hikâyesi.
japonyahideyoshisengokusamuraykılıç avıJaponya tarihinin en dibinden en tepesine çıkan tek adamdı: iğne satan bir köylü çocuğu, imparatorluk sarayında baş vekil oldu. Sonra ilk işi, arkasından tırmandığı merdiveni kırmak oldu — köylülerin elindeki bütün kılıçları toplattı, kimin ne doğduysa o kalacağını kanunla yazdı. Peki bu kadar yükselen bir adam, öldüğünde ardında niye hiçbir şey bırakamadı?
1537 yılında, Japonya'nın orta kesimindeki Owari eyaletinde, Nakamura adında bir köyde bir çocuk doğdu. Doğum tarihi bile tam olarak bilinmiyor; o yıllarda böyle bir köyde doğan bir çocuğun kaydını tutan kimse yoktu. Babası Kinoshita Yaemon, Oda hanesinin ashigaru'suydu; yani atlı bir savaşçı değil, savaş mevsiminde tarlasından alınıp mızrakla saf tutan, kışın köyüne dönen bir piyade. Bu, savaşçı sınıfının en alt basamağıydı ve aslında bir basamak bile sayılmazdı. Yaralandığı, sakat kaldığı ve çocuğu daha küçükken öldüğü anlatılır.
Bu ayrıntıyı bir an tutalım, çünkü hikâyenin geri kalanı onun üzerine kurulacak. 16. yüzyıl Japonyası'nda bir köylünün soyadı yoktu. Soyadı, ailesinin geçmişini bilmek, o geçmişi bir hane defterinde göstermek, dolayısıyla bir yere ait olmak demekti. Kinoshita adının bile bu çocuğun ailesine gerçekten ait olup olmadığı tartışmalıdır; sonradan, adam ünlendikten sonra geriye doğru yazılmış olabilir. Elimizde kesin olan şey şu: Japonya'yı birleştirecek adam, hayata resmen kimsenin olmadığı bir yerden başladı.
Onun çocukluğuna dair anlattığımız her şey, aslında ölümünden sonra yazılmış metinlerden gelir. En bilineni, 17. yüzyılda derlenen Taikoki, yani Taiko Vakayinamesi'dir. Bu kitap bir tarih çalışması değil, bir kahramanlık destanıdır; olayları büyütür, sahneleri süsler, bazen tümüyle uydurur. Ama Japon hafızasında Hideyoshi'nin çocukluğu hâlâ Taiko Vakayinamesi'nin anlattığı gibi durur, çünkü başka anlatı yoktur. Bu yüzden bu bölümdeki her cümlenin arkasında sessiz bir "anlatıldığına göre" vardır.
Anlatıldığına göre çocuğun adı Hiyoshimaru'ydu. Annesi yeniden evlendi, üvey babasıyla geçinemedi. Bir tapınağa çırak olarak verildi, orada duramadı. Zayıftı, küçüktü, çirkin sayılıyordu; sonradan hizmetine gireceği adam ona "maymun" diyecekti ve bu lakabı bulan tek kişi o olmayacaktı. Japonya'yı ziyaret eden Portekizli Cizvit Luis Frois da onu, yıllar sonra ülkenin en güçlü adamı olarak gördüğünde, ufak tefek ve alelade görünüşlü biri diye tarif edecekti.
On beş yaşlarında evden ayrıldı. Yanına aldığı sermaye, anlatıya göre, bir tomar iğneydi. İğne satıcılığı o dönemde yollarda dolaşan yoksul gençlerin işiydi: hafif, taşınabilir, herkesin ihtiyaç duyduğu bir mal. Doğuya, Totomi eyaletine yürüdü ve orada Matsushita Yukitsuna adında bir yerel beyin hizmetine girdi. Birkaç yıl kaldı, sonra oradan da ayrıldı; hikâyenin bir versiyonunda kıskanç hizmetkârlar tarafından iftiraya uğradığı için kovuldu. Doğru olsun ya da olmasın, bu ayrıntı gerçek bir şeyi anlatır: kimsesiz bir gencin, tanımadığı bir hanede, kendisinden başka hiçbir güvencesi yoktur.
1554 dolaylarında Owari'ye döndü ve kendi memleketinin efendisinin, yirmi yaşındaki Oda Nobunaga'nın hizmetine girdi. Bu, kariyerinin başlangıcı değildi; kariyerinin mümkün olduğu tek kapıydı. Nobunaga, dönemin ölçülerine göre son derece tuhaf bir adamdı. Soyluların kılık kurallarına aldırmıyor, geleneksel savaş düzenini bozuyor, en önemlisi de adamlarını doğdukları yere göre değil işe yararlıklarına göre seçiyordu. Japonya'nın o çağında bu neredeyse bir sapkınlıktı. Bir hanede kimin nereye kadar yükselebileceği, doğduğu anda büyük ölçüde bellidir. Nobunaga bu kuralı sistemli biçimde çiğneyen ilk büyük beylerden biriydi.
Hideyoshi'ye verilen ilk iş, kaynakların birleştiği kadarıyla, hane hizmetlerinin en aşağısındaydı: odun, mutfak, ahır, ayakkabı. Taiko Vakayinamesi'nin en meşhur sahnesi buradan gelir. Kış sabahı, genç hizmetkâr efendisinin sandaletlerini koynuna sokmuş, göğsünün sıcağıyla ısıtmıştır; Nobunaga ayağını geçirdiğinde sandaletlerin sıcak olduğunu fark eder ve bu çocuğun sıradan olmadığını anlar. Bu sahne büyük ihtimalle uydurmadır. Ama neden yüzyıllardır anlatıldığını anlamak zor değil: içinde, Hideyoshi'nin bütün hayatını özetleyen bir tavır var. Kimsenin fark etmediği en küçük işi, kimsenin beklemediği bir dikkatle yapmak. Kaynakların hepsi, efsanevi olanlar da olmayanlar da, aynı özelliği vurgular. Bu adam olağanüstü hızlı, olağanüstü pratik ve insanların ne istediğini olağanüstü iyi okuyan biriydi.
Ve şimdi asıl mesele başlıyor. Çünkü bu, bir hizmetkârın generalliğe yükselmesinin hikâyesi olacak. Ama sonunda, aynı adam, aynı yükselişi bir daha kimsenin yapamaması için kanun çıkaracak.
Nobunaga'nın hizmetinde Hideyoshi'nin adı önce Kinoshita Tokichiro olarak geçer. Yükselişi hızlıydı ama sihirli değildi; her basamakta somut bir iş vardır.
İlk büyük işi inşaattı. 1560'ların ortasında Oda ordusu, Mino eyaletine yürümek için Sunomata'da, düşman toprağının burnunun dibinde bir ileri karakol kurmaya çalışıyordu ve iki deneme de başarısız olmuştu. Hideyoshi işi üstlendi ve kaleyi kurdu. Efsane bunu "bir gecede yapılan kale" diye anlatır: kereste parçalarının ırmağın yukarısında hazırlanıp akıntıyla indirildiği, sabah düşmanın karşısında bir kale bulduğu söylenir. Bir gecede olmadığı kesin. Ama şu doğru: Hideyoshi'nin ilk büyük ustalığı savaş değil, lojistikti. Malzemeyi, adamı, zamanı ve parayı yönetmeyi biliyordu. Bu yeteneği hayatı boyunca onun asıl silahı olarak kalacaktı.
1570'te kendini savaşçı olarak da kanıtladı. Nobunaga, kuzeye yaptığı bir sefer sırasında müttefiki sandığı bir haneden arkadan vurulunca, ordusuyla birlikte Kanegasaki'de tuzağa düştü. Geri çekilirken en tehlikeli görev artçılıktır: ordunun kaçmasını sağlamak için yerinde kalıp ölmeyi göze almak. Bu görevi üstlenenler arasında Hideyoshi de vardı ve sağ çıktı. Bu tür bir anın hanedeki itibar üzerindeki etkisi, kazanılmış on savaştan büyüktür.
1573'te Nobunaga, kuzey Omi'deki Azai hanesini Odani Kalesi'nde ezdi. Ödül olarak Hideyoshi'ye bölgenin bir kısmı verildi: yaklaşık 120 bin koku değerinde bir toprak. Koku, bir insanı bir yıl boyunca doyuracak pirinç miktarıydı ve Japonya'da servet de güç de bu birimle ölçülürdü. Yani bir iğne satıcısı, artık 120 bin kişilik bir pirinç gelirinin sahibiydi. Kendi kalesini kurduğu kasabaya, efendisinin adından bir hece alarak Nagahama adını verdi. Aynı dönemde kendi adını da değiştirdi: Nobunaga'nın en kıdemli iki komutanı Niwa Nagahide ve Shibata Katsuie'nin adlarından birer işaret alıp Hashiba soyadını uydurdu. Bu, olağanüstü bir hamledir. Soyadı olmayan adam, kendine soyadını, hem de üstlerinin adlarından parçalar çalarak yapıyordu.
Nobunaga ona hep "maymun" derdi. Bugüne kalan gerçek bir mektupta ise başka bir lakap kullanır. Hideyoshi'nin karısı Nene, kocasının kadınlarla ilişkisinden ve kendisine karşı tavrından şikâyetçi olunca, Nobunaga ona bizzat cevap yazmıştır. Mektupta Nene'yi över, ondan gurur duyduğunu söyler ve kocasını kastederek, o kel farenin bir daha senin gibi bir kadın bulamayacağını yazar. Japonya'yı titreten adamın, kendi generalinin ev meselesine kalem oynatması kadar, kullandığı sözcük de anlamlıdır: Hideyoshi, hane içinde artık vazgeçilmezdi ama hâlâ bir şakanın konusuydu.
1577'den itibaren Hideyoshi'ye Oda hanesinin en büyük cephelerinden biri verildi: batı, yani Japonya'nın batı yarısına hükmeden güçlü Mori hanesi. Bu cephede geçirdiği beş yıl, onun savaş üslubunu tam olarak gösterir. Hideyoshi kaleleri hücumla almazdı. Kuşatır, kesip ayırır ve bekletirdi.
Miki Kalesi'ni 1578'den 1580'e kadar kuşattı. Etrafına kendi hatlarını kurdu, ikmal yollarını kesti ve içerideki garnizonun açlıktan çökmesini bekledi; bu kuşatma Japon kaynaklarına Miki'nin açlıkla öldürülmesi diye geçmiştir. Ertesi yıl Tottori Kalesi'nde aynısını daha soğukkanlı bir yöntemle yaptı. Kuşatmadan önce bölgeye tüccarlar gönderip piyasadaki pirinci yüksek fiyatlardan satın alttırdı. Bölge halkı ve kale, ellerindeki tahılı iyi paraya sattıktan sonra kuşatıldı. Sonuçları dönemin kaynakları dehşetle anlatır. Kale komutanı Kikkawa Tsuneie, içerideki insanların hayatı karşılığında kendi canını verdi; 1581 sonbaharında teslim oldu ve seppuku yaptı.
Sonra 1582'de Bitchu eyaletindeki Takamatsu Kalesi geldi ve Hideyoshi burada tarihe geçen şeyi yaptı. Kale bataklık bir ovanın ortasındaydı; hücum imkânsızdı. Hideyoshi, ordusuna kale ile ırmak arasında birkaç kilometrelik bir set inşa ettirdi ve mevsimin yağmurlarını bekledi. Sular yükseldi, ova göle döndü, kale suyun ortasında bir adaya dönüştü. Ne yardım gelebiliyor ne kimse çıkabiliyordu. Komutan Shimizu Muneharu, garnizonunun hayatı karşılığında teslim olmayı kabul etti ve suyun üzerinde bir kayıkta canına kıydı.
Bunlar zafer değildi sadece; bunlar hesaptı. Hideyoshi savaşı, kılıçların çarpıştığı bir tören olmaktan çıkarıp bir kaynak yönetimi problemine dönüştürüyordu. Ve tam Takamatsu Kalesi'nin suları çekilirken, doğudan bir haberci geldi.
1582 Haziranının sonunda Oda Nobunaga, Japonya'nın neredeyse yarısına hükmediyordu ve son darbeyi vurmak üzereydi. Kyoto'da, Honno-ji, yani Honno Tapınağı'nda, yanında yalnızca birkaç düzine muhafızla konaklıyordu. Onun en kıdemli generallerinden Akechi Mitsuhide, batıya, Hideyoshi'ye takviye götürmesi emredilmiş 10 binden fazla adamla yola çıkmıştı. Yolda ordusunu döndürdü ve Kyoto'ya girdi. Şafakta Honno Tapınağı kuşatıldı. Nobunaga, 47 yaşında, yanan tapınağın içinde öldü; cesedi bulunamadı. Aynı gün Mitsuhide'nin adamları Nobunaga'nın büyük oğlu ve vârisi Nobutada'yı da öldürdü.
Bir sabahta Japonya'nın merkezi boşaldı.
Haber, Hideyoshi'ye Takamatsu Kalesi önünde ulaştı. Anlatıya göre haberi Mitsuhide'nin müttefiklerine gönderdiği bir haberciyi yakalayarak öğrendi; yani düşmanının mektubunu okuyarak. Bundan sonra yaptıkları, askerî tarihte az rastlanır türden bir hız serisidir.
Önce haberi sakladı. Karşısında hâlâ Mori ordusu vardı ve Nobunaga'nın öldüğünü öğrenirlerse anlaşma değil imha isteyeceklerdi. Hideyoshi barış görüşmelerini hemen o gün sonuçlandırdı, kale komutanının canı karşılığında garnizona dokunmadı, sınır düzenlemesini kabul etti ve anlaşmayı mühürledi. Ancak bundan sonra, ordusuna efendilerinin öldürüldüğünü açıkladı ve intikam için doğuya döneceklerini söyledi.
Ardından, Japon tarihinde büyük geri dönüş diye anılan yürüyüş başladı. Ordu, batıdaki Takamatsu Kalesi'nden Kyoto'nun eteklerine, yaklaşık 200 kilometrelik yolu, yağmur mevsiminin çamurunda kabaca bir hafta içinde aldı. Bunu mümkün kılan şey kahramanlık değildi; Hideyoshi'nin yıllardır ustalaştığı şeydi. Güzergâhtaki kasabalara önceden adam gönderilmiş, yol boyunca pirinç yığınları, tuz, para ve nöbetleşe atlar hazırlanmıştı. Askerler yürüdü, ikmal onları bekledi.
Mitsuhide bu hızı hesaba katmamıştı. Kyoto'yu almış, saraya hediyeler göndermiş, çevredeki beylerin desteğini beklemeye başlamıştı. Ama beklediği destek gelmedi; efendisini öldüren bir adamın yanında görünmek kimsenin işine gelmiyordu. Batıdan gelen ordunun haberi ulaştığında, Mitsuhide'nin toplayabildiği kuvvet, Hideyoshi'ninkinin belirgin biçimde altındaydı.
İki ordu Kyoto'nun güneybatısında, Yamazaki'de karşılaştı. Muharebe, aradaki tepeyi ve dere hattını tutma mücadelesiyle başladı ve birkaç saat içinde bitti. Mitsuhide'nin hattı çöktü, kendisi kaçtı ve yolda, Ogurusu civarında, savaş alanlarından çapul toplayan köylüler tarafından öldürüldü. Nobunaga'yı öldürdükten sonraki iktidarı iki haftayı bile bulmamıştı.
Hideyoshi, intikamı alan adam olarak Kyoto'ya girdi ve bu unvanın siyasi değerini kimse ondan iyi anlamadı. Birkaç hafta sonra Oda hanesinin kıdemli komutanları Kiyosu Kalesi'nde vârisi belirlemek için toplandılar. En kıdemli komutan Shibata Katsuie, Nobunaga'nın yetişkin oğullarından birini destekliyordu. Hideyoshi ise ölen vâris Nobutada'nın 3 yaşındaki oğlunu öne sürdü ve kazandı. Sonuç açıktı: bir bebeğin adına konuşan kişi, gerçekte konuşan kişidir.
Bundan sonrası hesaplaşmadır. 1583'te Katsuie ile Shizugatake'de çarpıştı; Katsuie yenildi, kendi kalesinde canına kıydı. 1584'te Nobunaga'nın bir başka oğlu ile Tokugawa Ieyasu, Hideyoshi'ye karşı birleşti. Komaki ve Nagakute'deki çarpışmalarda Hideyoshi askerî olarak üstünlük kuramadı, hatta ağır bir yenilgi aldı. Ama savaşamadığı yerde pazarlık etti: Ieyasu ile uzlaştı, ona kendi kız kardeşini eş, kendi annesini rehin olarak gönderdi ve Ieyasu'yu düşman olmaktan çıkarıp müttefik yaptı. Bu, onun en Hideyoshi'ce hamlesidir. Yenemediği adamı satın aldı.
Bir sorun kalmıştı: unvan. Japonya'da askerî iktidarın geleneksel adı şogunluktu, ama bu unvan teamül gereği belli bir soydan gelmeyi gerektiriyordu ve Hideyoshi'nin soyu yoktu. Bunun üzerine tamamen başka bir kapıya yöneldi. Kyoto'daki saray soylularından Konoe Sakihisa'ya evlatlık olarak kabul edildi ve böylece imparatorluk sarayının en yüksek makamına aday hâle geldi. 1585'te kampaku, yani imparatorluk naibi ilan edildi. Ertesi yıl imparatorluk sarayı ona yepyeni bir soyadı bağışladı: Toyotomi. Köylü çocuğu, artık ülkenin en tepesindeki makamı taşıyor ve Japonya tarihinde eşi olmayan, kendisi için icat edilmiş bir soyadı kullanıyordu.
Geriye toprakları toplamak kaldı. 1587'de güneydeki Kyushu adasını, 1590'da doğuda Odawara Kalesi'nde direnen Hojo hanesini teslim aldı. Odawara'nın düşmesiyle kuzeydeki beyler de boyun eğdi. 1590 yılında Japonya, yüz yılı aşkın iç savaştan sonra, tek bir adamın otoritesi altında birleşmişti.
Ve tam o noktada Hideyoshi, arkasına dönüp tırmandığı merdivene baktı.
1588'de Toyotomi Hideyoshi bir ferman çıkardı. Japon tarihinde kılıç avı olarak bilinir ve üç maddedir.
Birinci madde: köylülerin kılıç, kısa kılıç, yay, mızrak, tüfek ve her türlü silah bulundurması yasaktır. Bunlar toplanacaktır.
İkinci madde açıklamadır ve dâhiyanedir. Toplanan silahlar eritilecek, Kyoto'da yaptırılmakta olan devasa Buda heykelinin çivilerinde ve kenetlerinde kullanılacaktır. Böylece köylüler silahlarını kaybetmeyecek, o demiri bir tapınağa bağışlamış olacak; bu dünyada da öteki dünyada da kazançlı çıkacaklardır. Söz konusu tapınak Hoko-ji, yani Hoko Tapınağı'ydı ve gerçekten inşa edildi; içine yerleştirilen dev Buda heykeli 1595'te tamamlandı, ertesi yıl bir depremde parçalandı.
Üçüncü madde ise niyeti tek cümlede söyler: köylüler artık yalnızca tarımla uğraşacak, böylece kendileri de torunları da huzur bulacaktır.
Bu fermanın ne yaptığını anlamak için Hideyoshi'nin kendi gençliğini hatırlamak yeterli. 16. yüzyıl Japonyası'nda köylülerle askerler ayrı iki tür insan değildi. Bir köyün erkekleri silah taşır, kendi köyünü korur, savaş mevsiminde bir beyin ordusuna katılır, becerikliyse orada kalır ve yükselirdi. Hideyoshi'nin babası tam olarak böyle bir adamdı. Hideyoshi'nin kendisi tam olarak bu kapıdan geçmişti. Akechi Mitsuhide, savaş alanından kaçarken silahlı köylülerin eline düştüğü için ölmüştü. Kılıç avı, işte bu geçirgen dünyayı kapatıyordu.
Ferman tek başına değildi. Hideyoshi, 1580'lerden itibaren ülke çapında büyük bir arazi sayımı yürüttü. Ölçü birimleri standartlaştırıldı, her tarla ölçüldü, verimine göre koku cinsinden değerlendirildi ve en önemlisi, her parselin karşısına o toprağı gerçekten işleyen tek bir kişinin adı yazıldı. Bu, vergi sistemini basitleştiren bir maliye reformuydu. Ama aynı zamanda, tarihinde ilk kez, Japonya'daki köylülerin isim isim kayda geçirilmesiydi. Hatırlayın: bu işi yaptıran adamın kendi doğum yılı bile belirsizdi.
1591'de zincirin son halkası geldi. Yeni bir fermanla toplumsal sınıflar dondurulmuş oldu. Bir savaşçı, savaşçılıktan çıkıp kasabalı ya da çiftçi olamazdı. Bir çiftçi, tarlasını bırakıp tüccar ya da asker olamazdı. Kasabalı, köye yerleşemezdi. Bir haneden ayrılıp başka bir haneye geçen adamın barındırılması yasaktı. Kim nerede doğduysa, orada kalacaktı.
Buradaki mantık kusursuzdur ve tam da bu yüzden ürkütücüdür. Hideyoshi ülkeyi bir asır süren iç savaşın sonunda birleştirmişti. O iç savaşın motoru, alt sınıftan güçlü adamların üstlerini devirip yerlerine geçmesiydi; Japonca'da bu düzene aşağıdakinin yukarıdakini alt etmesi anlamına gelen bir ad verilir. Hideyoshi bu düzenin en parlak ürünüydü. Ve düzeni durdurmanın tek yolunun, kendisi gibi birinin bir daha ortaya çıkmasını engellemek olduğunu görmüştü. Merdiveni çekmek, mimarı olduğu barışın şartıydı.
Kapılar başka yerlerde de kapanıyordu. 1587'de, Kyushu seferi sırasında, Hristiyan misyonerlerin ülkeden çıkarılmasını emreden bir ferman yayımladı; gerekçesi, yabancı bir dinin beylerin ve halkın sadakatini bölmesiydi. Ferman ilk yıllarda gevşek uygulandı, ticaret sürdü, misyonerler ülkede kaldı. Ama çerçeve kurulmuştu ve ilerleyen yıllarda çok daha sert biçimde uygulanacaktı.
Aynı sertlik, iktidarın en yakın çevresine de uzandı. Hideyoshi, çay törenini bir siyaset diline çevirmişti; taşınabilir, tamamı altın kaplı bir çay odası yaptırmış, imparatorun huzurunda çay töreni düzenlemişti. Bu dünyanın en büyük ustası, çay estetiğini sadeliğin ve eksikliğin üzerine kuran Sen no Rikyu'ydu ve yıllarca Hideyoshi'nin en yakın danışmanlarından biri oldu. 1591'de Hideyoshi, 70 yaşındaki Rikyu'ya canına kıymasını emretti ve emir yerine getirildi. Sebebi hâlâ tartışılır. En çok anlatılan gerekçe, Rikyu'nun Daitoku-ji, yani Daitoku Tapınağı'nın kapısına kendi heykelini koydurmuş olması ve Hideyoshi'nin o kapıdan geçerken bir tüccarın heykelinin altından yürümek zorunda kalmasıdır. Başkaları çay eşyası ticaretinden, siyasi anlaşmazlıklardan, kişisel bir kırgınlıktan söz eder. Kesin olan tek şey şudur: birleşmiş Japonya'da, en tepedeki adamla arasına estetik bir mesafe koymak bile ölümcül hâle gelmişti.
O yıl Hideyoshi 54 yaşındaydı, Japonya'nın tartışmasız hâkimiydi ve hayatının en ağır darbelerini almak üzereydi.
1591, Hideyoshi'nin her şeyi kaybetmeye başladığı yıl oldu. Önce, ömrü boyunca en çok güvendiği kişi olan üvey kardeşi Toyotomi Hidenaga öldü. Hidenaga sessiz, dengeli, generallerle arası iyi bir adamdı ve kardeşinin öfkesini yatıştırabilen tek kişi olarak bilinirdi. Aynı yılın sonbaharında, uzun yıllar çocuğu olmayan Hideyoshi'nin nihayet sahip olduğu oğlu Tsurumatsu, 2 yaşında öldü.
Vârissiz kalan Hideyoshi, yeğeni Toyotomi Hidetsugu'yu evlat edindi ve o yılın sonunda naiblik makamını ona devretti. Kendisi taiko unvanını aldı; bu, makamı devretmiş naib demekti ve gerçek gücün nerede olduğunu kimse yanlış anlamadı. Ama Hideyoshi'nin dikkati artık başka yöne dönmüştü.
Japonya birleşmişti. Yüz binlerce silahlı adam ve savaşmaktan başka mesleği olmayan bir savaşçı sınıfı vardı, iş yoktu. Hideyoshi çözümü dışarıda aradı. Hedefi Kore değil, Kore üzerinden Ming Çin'iydi; Kore sarayından ordusuna geçiş izni istedi ve reddedildi.
1592 baharında yaklaşık 150 bin kişilik bir kuvvet Kore'ye çıktı. Başlangıç ezicidir. Konishi Yukinaga ve Kato Kiyomasa'nın öncü kolları Busan'a çıktıktan sonra kuzeye doğru neredeyse durmadan ilerledi; başkent Hanyang, yani bugünkü Seul, yaklaşık üç haftada düştü, yaz ortasında Japon birlikleri Pyongyang'daydı. Ardından iki şey oldu ve sefer bir daha toparlanamadı.
Birincisi denizdi. Kore donanmasının komutanı Yi Sun-sin, Japon ikmal filolarını arka arkaya imha etti; Hansan açıklarındaki muharebe bunların en ağırıydı. Karadaki ordu ilerledikçe, denizden beslenemez hâle geldi. İkincisi Çin'di. Ming ordusu kışın savaşa girdi, Pyongyang geri alındı ve cephe güneye doğru sıkıştı. Buna Kore'nin taşrasında örgütlenen gönüllü direniş birlikleri ve tükenen erzak eklendi.
1593'ten itibaren savaş, güney sahilindeki kalelerde bir oturma savaşına dönüştü ve ateşkes görüşmeleri başladı. Bu görüşmeler, tarihin en tuhaf diplomatik çöküşlerinden biriyle bitti. İki taraftaki aracılar, kendi hükümdarlarına duymak istediklerini söylediler. Hideyoshi, Ming imparatorunun kendisine tâbi olduğunu sanıyordu. 1596'da Çin elçilik heyeti gelip resmî belgeyi okuduğunda, belgenin onu Ming imparatorunun bir vassalı olarak Japonya kralı ilan ettiği anlaşıldı. Hideyoshi'nin öfkesi savaşı yeniden başlattı.
Arada, Japonya'da çok daha karanlık bir şey olmuştu. 1593'te, Hideyoshi'nin cariyesi Yodo-dono bir oğul doğurdu: Toyotomi Hideyori. Artık kendi kanından bir vâris vardı ve evlatlık yeğen Hidetsugu, makamın üzerinde oturuyordu. 1595'te Hidetsugu ihanetle suçlandı, naiblikten alındı, Koya Dağı'ndaki bir manastıra sürüldü ve canına kıyması emredildi; 28 yaşındaydı. Suçlamanın gerçekliğine dair elimizde ikna edici bir kanıt yok. Ardından gelen şey ise tartışmasızdır. Hidetsugu'nun eşleri, cariyeleri ve küçük çocukları Kyoto'ya getirildi ve Sanjo köprüsü civarındaki nehir yatağında, halkın gözü önünde toplu olarak idam edildi. Kaynaklar otuzu aşkın, çoğu anlatımda otuz dokuza yakın kişiden söz eder. Bu, Hideyoshi'nin adına kalıcı biçimde yapışan olaydır ve döneminde bile büyük bir dehşetle karşılanmıştır.
1597'de Kore'ye ikinci sefer düzenlendi. Bu kez ilerleme sınırlı kaldı, savaş güneyde tıkandı. Aynı yıl, 1587 tarihli fermanın sertleşen yorumuyla, Nagasaki'de 26 Hristiyan idam edildi; aralarında Avrupalı rahipler, Japon din adamları ve sıradan inananlar vardı.
Toyotomi Hideyoshi, 1598 yılının eylül ayında, Fushimi Kalesi'nde, 61 yaşında öldü. Son aylarını, 5 yaşındaki oğlunun geleceğini güvenceye almaya çalışarak geçirdi. En güçlü beş beyi ve beş yöneticiyi çocuğun koruyucuları olarak atadı, hepsine ayrı ayrı yeminler ettirdi, aynı yeminleri tekrar tekrar yazdırdı. Ona atfedilen veda şiiri şöyledir: bir çiy tanesi gibi düştüm, bir çiy tanesi gibi kayboldum; Naniwa'da geçen her şey de bir rüyanın içindeki rüyaydı. Naniwa, bugünkü Osaka'nın eski adıdır; yani kurduğu başkentin, sarayının, bütün iktidarının.
Ölümü ordudan gizlendi ve Kore'deki birlikler geri çekildi. Koruyucular arasındaki en güçlü isim olan Tokugawa Ieyasu, iki yıl içinde diğerlerini savaş alanında tasfiye etti; 1600'de Sekigahara'da kazandığı zaferle Japonya'nın gerçek hâkimi oldu ve Hideyoshi'nin soyu yüzünden alamadığı unvanı, şogunluğu aldı. Toyotomi Hideyori, Osaka Kalesi'nde bir bey olarak yaşamaya devam etti. 1615'te Ieyasu kaleyi kuşattı ve aldı; Hideyori 22 yaşında öldü, annesi Yodo-dono da onunla birlikte. Hideyori'nin 8 yaşındaki oğlu Kunimatsu bulunup Kyoto'da idam edildi. Toyotomi soyadı, verilişinden 29 yıl sonra, taşıyan kimse kalmadığı için sona erdi.
Ama yok olmayan şey, Hideyoshi'nin kurduğu makineydi. Tokugawa hanedanı, kılıç avını, arazi sayımını, sınıfların dondurulmasını ve hane kayıtlarını olduğu gibi devraldı ve 250 yıl boyunca titizlikle işletti. Savaşçının, çiftçinin, zanaatkârın ve tüccarın yerini doğumdan belirleyen o düzen, Japonya'ya tarihinin en uzun barış dönemini kazandırdı. Aynı düzen, Hideyoshi'nin hayatının bir daha yaşanmasını imkânsız kıldı. 19. yüzyılda Japonya'yı zorla açan gemiler geldiğinde, ülke hâlâ 1588'de bir köylünün oğlunun çizdiği sınırların içinde yaşıyordu.
Tokugawa yönetimi onun anısını da silmeye çalıştı: Kyoto'daki türbesi kapatıldı, mabedi yıkıldı. Yine de halk anlatısı onu bırakmadı. Taiko Vakayinamesi kuşaktan kuşağa okundu, tiyatroya taşındı, Japonya'nın en sevilen yükseliş hikâyesi oldu. 19. yüzyılın sonunda, Tokugawa düzeni yıkıldıktan sonra Meiji yönetimi türbesini yeniden açtı ve Hideyoshi, doğuştan gelen ayrıcalıkları kaldıran yeni Japonya'nın simgesi ilan edildi. Bir merdiveni çektiği için değil, bir zamanlar o merdiveni tırmandığı için.
Japon dilinde birinin hayatta yükselmesini anlatan sözcük, hâlâ en çok onun adıyla birlikte kullanılır. Bugün Nakamura, Nagoya şehrinin bir mahallesidir ve orada doğduğu söylenen yerde bir mabet vardır. Ziyaretçilerin çoğu, adı bile kayda geçmemiş bir köylü çocuğunun ülkenin en tepesine çıkabildiğini hatırlamak için gider oraya. Aynı çocuğun, kendisinden sonra gelenlere aynı yolu yasaklayan üç maddelik fermanı imzaladığını ise çok daha az kişi hatırlar.
Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.