2026-09-03 · 25 dk
Prusyalı doğa bilimci Alexander von Humboldt'un (1769-1859) mirasını harcayarak çıktığı beş yıllık Güney Amerika seferini, Orinoco'da ve Chimborazo'nun yamacında doğayı tek tek türler yerine birbirine bağlı canlı bir ağ olarak görüşünü, insanın iklimi değiştirdiğini 1800'de yazışını ve dünyanın en ünlü bilim adamıyken meteliksiz ölüp yirminci yüzyılda adının silinişini anlatıyor.
humboldtkâşifdoğa bilimichimborazoekolojiÖldüğünde cenazesini izlemek için Berlin sokaklarında on binlerce kişi bekliyordu; gezegende ondan daha fazla dağa, nehre, akıntıya, hatta Ay'da bir denize adı verilen ikinci bir insan yoktu. Bugün o adı taşıyan yüzlerce yerin arasında, adamın kendisini hatırlayan neredeyse kimse yok. Peki dünyanın en tanınmış bilim insanı nasıl olur da kendi kitaplarının dışına düşer?
Berlin'in kuzeyindeki Tegel Şatosu'nun pencerelerinden çam ormanı ve durgun bir göl görünürdü. Ama içeride büyüyen küçük oğlan için o ev bir manzaradan çok bir koridordu; sessiz, düzenli, soğuk bir koridor. Babası Prusya ordusunda subaylık yapmış, sonra saray mensubu olmuştu; 1779'da, Alexander dokuz yaşındayken öldü. Geriye kalan anne, iki oğlunu Prusya devletinin üst kademelerine yerleştirmeye kararlı, duygularını göstermeyi bilmeyen bir kadındı. Evi özel öğretmenler doldurdu. Sabahtan akşama Yunanca, matematik, hukuk, kameralistik, yani devlet maliyesi. İki kardeş aynı masada oturuyordu: iki yaş büyük olan Wilhelm dillere karşı olağanüstü bir kulakla doğmuştu ve öğretmenlerin gözdesiydi. Alexander ise derste dalgın, dışarıda başka bir çocuktu.
Bahçeden taş, kabuk, böcek, kurutulmuş yaprak topluyor, hepsini etiketleyip odasına diziyordu. Ev halkı ona küçük eczacı diyordu; iltifat değildi. Sonraki yıllarda o dönemi anlatırken, çocukluğunun uzak diyarlara duyulan bir özlemle geçtiğini söyleyecekti. Kitaplardaki palmiye gravürleri, Kaptan Cook'un yolculuklarının anlatıları, tropik denizlerin adları. Ders masasında oturup zihninde ekvatora gidiyordu ve bunu kimseye söylemiyordu, çünkü Tegel'de böyle bir hayatın karşılığı yoktu.
Üniversite yılları onu Frankfurt an der Oder'e, sonra Göttingen'e taşıdı. Göttingen'de hayatını değiştiren adamla tanıştı: Georg Forster. Forster çocuk yaşta babasıyla birlikte Cook'un ikinci dünya seferine katılmış, Pasifik'i görmüş, dönüp bu yolculuğu anlatan kitabı yazmıştı. Kuru bir seyir defteri değildi o kitap; ışığın rengini, insanın şaşkınlığını, korkuyu yazıyordu. 1790 yazında Forster ve Humboldt birlikte yola çıktılar; Ren boyunca aşağı indiler, Hollanda'yı geçtiler, İngiltere'ye vardılar, dönüşte devrimin ilk yılını yaşayan Paris'e uğradılar. Humboldt orada iki şey öğrendi. Birincisi, bilimin duygudan arındırılmak zorunda olmadığıydı. İkincisi, denizi bir kere gören adamın bir daha aynı adam olmadığıydı.
Ama annesi hayattaydı ve Prusya'nın oğlundan bir beklentisi vardı. Humboldt bu beklentiyi şaşırtıcı bir enerjiyle karşıladı. Freiberg'deki Maden Akademisi'nde sekiz ayda, normalde üç yıl süren eğitimi bitirdi. 1792'de Prusya maden idaresine girdi ve Franken bölgesindeki ocakların başına geçti. Yirmi iki yaşındaydı ve yerin altına inen ilk gün gördüğü şey onu dehşete düşürdü: adamlar zehirli havada, karanlıkta, çürük galerilerde çalışıyordu. Oksijenin azaldığı yerde sönmeyen bir lamba ve bir soluma aygıtı tasarladı. Madencilere ücretsiz bir okul açtı ve masrafını kendi cebinden ödedi. Aynı yıllarda kendi bedeni üzerinde binlerce elektrik deneyi yaptı; sırtını kabartıcı ilaçlarla yaralayıp yaraya metal değdirdi, kaslarının seğirmesini not aldı, kanadı, iyileşti, tekrar denedi. Aradığı şey basitti ve dev gibiydi: canlı olanla cansız olan arasındaki sınırın nerede olduğu.
1794'te Jena'da Goethe ile tanıştı. Goethe o sırada Avrupa'nın en ünlü yazarıydı ve aynı zamanda bitkilerin biçimiyle, kemiklerle, renk kuramıyla uğraşan bir doğa meraklısıydı. İki adam günlerce konuştu. Goethe daha sonra bu genç adamla geçirilen sekiz günün, kitaplarla geçirilen yıllara bedel olduğunu söyleyecekti. Humboldt'un ölçmeyi ve hissetmeyi aynı anda savunan tuhaf bilimi, biçimini burada aldı.
Sonra, 19 Kasım 1796'da annesi öldü. Humboldt cenazede kendini yaslı hissetmediğini gizlemeye çalışmadı; ilişkileri hiçbir zaman ısınmamıştı. Miras büyüktü. Ve o miras, bir servetten çok bir bilet anlamına geliyordu. Birkaç ay içinde Prusya'daki görevinden istifa etti, kariyerini bıraktı, parayı en iyi bilim aletlerine yatırdı ve bir gemi aramaya başladı.
Aramak iki yıl sürdü. Napolyon'un Mısır seferine katılmayı denedi, olmadı. Batı Hint Adaları'na gidecek bir yolculuk savaş yüzünden iptal oldu. Marsilya'da Cezayir'e gidecek bir gemiyi haftalarca bekledi, gemi hiç gelmedi. Sonunda İspanya'ya geçti ve beklenmedik bir kapı açıldı: Kral 4. Carlos onu kabul etti ve tarihte eşi görülmemiş bir izin verdi. Humboldt İspanya'nın Amerika'daki bütün sömürgelerine girebilecek, istediği yerde ölçüm yapabilecek, aletlerini serbestçe kullanabilecekti. İki yüz yıldır yabancılara kapalı olan bir kıta, bir imzayla açılmıştı. 5 Haziran 1799'da, İspanya'nın kuzeyindeki A Coruña, yani Koruña limanından, Pizarro adlı bir gemiyle denize açıldı. Yanında Fransız botanikçi Aimé Bonpland ve kırktan fazla ölçüm aleti vardı. İngiliz donanmasının abluka gemileri ufukta bekliyordu. Gece, sisin içinde, ışıksız geçtiler.
Gemide çıkan humma yüzünden planladıkları limana gidemediler ve 16 Temmuz 1799'da bugünkü Venezuela kıyısındaki Cumaná, yani Kumana limanına indiler. Karaya ayak bastıkları anda ikisi de işe yaramaz hale geldi. Humboldt kardeşine yazdığı mektupta, deliler gibi oradan oraya koşturduklarını, hiçbir şeyi tanımlayamadıklarını, çünkü elindekini bırakıp hemen bir başkasına atladıklarını anlattı. Palmiyeler, dev kaktüsler, pembe flamingolar, kolunun kalınlığında yılanlar. Geceleri, gökyüzünde hayatında hiç görmediği takımyıldızlar vardı ve o takımyıldızların altında oturup yıldızların açısını ölçüyordu, çünkü ölçmek onun için bakmanın bir biçimiydi.
Bir buçuk yıl sürecek bir iç bölge yolculuğuna Şubat 1800'de çıktılar. Yolları önce Valensiya Gölü'ne düştü. Göl çekiliyordu; kıyıda yıllar önce suyun altında kalan adacıklar ortaya çıkmıştı. Yöre halkı bunu yeraltındaki gizli bir tahliye kanalına bağlıyordu. Humboldt üç gün ölçüm yaptı, çevredeki tepelere çıktı ve bambaşka bir cevap buldu. Çivit ve şeker tarlaları açmak için havzadaki ormanlar kesilmişti. Ağaçlar gidince yağmuru tutan yosun ve humus tabakası gitmiş, yağmur suyu toprağa sızmak yerine yamaçlardan sel gibi akıp gitmiş, gölgesiz kalan toprak ısınmış, buharlaşma artmıştı. Bunu yazarken bir adım daha attı: insanın ormanlara verdiği zararın sonucunun yalnızca kendi kuşağını değil, gelecek kuşakları da vuracağını söyledi. Bu satırlar, insan eliyle yaratılan iklim değişikliğinin bilinen ilk tarifidir ve 1800 yılında, Amerika'nın ortasında, kimse istemediği halde yazılmıştır.
Nisan başında Kalabozo kasabasına ulaştılar. Humboldt oraya tek bir şey için gitmişti: elektrikli yılanbalıkları. Bataklık göletlerde yaşayan, bir metreden uzun, insanı yere seren bir deşarj üretebilen hayvanlar. Sorun onları yakalamaktı; ağla çıkarmak imkânsızdı, çünkü ağı tutan adam da vuruluyordu. Köylülerin çözümü şuydu: otuz kadar atı gölete sürdüler. Su köpürdü, balıklar boşalmaya başladı, atlar çığlık atarak birbirinin üstüne yığıldı, ikisi boğuldu. Balıkların yükü tükenince sepetlerle toplandılar. Humboldt sonrasında kendi üzerinde denedi. Islak ayaklarıyla bir balığın üstüne bastığında aldığı darbeyi, dizlerinden başlayıp bütün gövdesine yayılan ve o gün boyunca geçmeyen bir ağrı olarak anlattı. Aradığı şey hâlâ aynıydı: hayvanın içindeki elektrikle gökyüzündeki elektriğin, kaslardaki kıvılcımla fırtınadaki kıvılcımın aynı şey olup olmadığı.
Asıl yolculuk bundan sonra başladı. Bir kanoya bindiler ve Orinoco'yu yukarı çıkmaya koyuldular. Dört ay boyunca dört metre eninde bir teknede yaşadılar. Sivrisinekler yüzlerini tanınmaz hale getirdi; Humboldt geceleri yerlilerin öğrettiği gibi dumanla dolu bir kulübede yatmayı öğrendi. Erzak bitti, öğütülmüş kakao çekirdeğini nehir suyuyla karıştırıp içtiler. Suda timsahlar, kıyıda jaguar izleri vardı, bir gece köpekleri kayboldu. Bütün bunların ortasında Humboldt her gün ölçüm yaptı: nehrin sıcaklığı, havanın nemi, mavinin tonu, enlem, boylam. Esmeralda köyünde yerlilerin ok zehri kürarı nasıl hazırladığını izledi, sürecin kimyasını not aldı ve bir miktarını Avrupa'ya götürdü; o zehir yüz yıl sonra ameliyat masalarında kas gevşetici olarak kullanılacaktı.
Ve kayıp nehri buldular. Coğrafyacılar yüzyıllardır bir söylentiyi tartışıyordu: Orinoco ile Amazon havzalarını birbirine bağlayan doğal bir su yolu olduğu. Avrupa'nın en saygın haritacıları bunun imkânsız olduğunu söylüyordu, çünkü iki büyük nehir sistemi tanımı gereği ayrıdır; birinden diğerine su geçmez. Humboldt ve Bonpland o su yolunu, Casiquiare, yani Kasikiare kolunu buldular, içine girdiler, boyunca ilerlediler ve bütün güzergâhı ölçüp haritaladılar. Kasikiare gerçekti. Orinoco'nun suyunun bir kısmı, sessizce, Amazon'a akıyordu. Kanodan indiklerinde Humboldt yalnızca bir efsaneyi doğrulamamıştı; Avrupa'nın masa başında çizdiği bir kesinliği, ölçüm defteriyle yıkmıştı.
1801'de kıtanın batısına, Andlar'a döndüler. Magdalena Nehri'ni yukarı çıktılar, Bogotá'ya vardılar, sonra katırların bile geçemediği Quindío geçidinde haftalarca çamurda yürüdüler; ayakkabıları parçalanınca kumaş sarıp devam ettiler. Ocak 1802'de Quito'ya ulaştılar ve Humboldt ömrünün en tuhaf takıntısına teslim oldu: yanardağlara tırmanmak. Piçinça'ya çıktı, kraterin kenarında yattı, aşağıdaki kükürtlü buharı ölçtü. Kotopaksi'yi denedi. Aylarca, elinde barometreyle, kendi bedenini yükseklik ölçen bir alete çevirdi.
23 Haziran 1802 sabahı, Chimborazo, yani Çimborazo'nun eteğindeydiler. O tarihte bu dağın dünyanın en yüksek noktası olduğuna inanılıyordu. Yanında Bonpland, genç Ekvadorlu Carlos Montúfar ve bir yerli rehber vardı. Kar sınırında taşıyıcılar durdu ve daha ileri gitmeyeceklerini söylediler. Dördü devam etti. Yol, iki yanı uçurum olan, yer yer bir karıştan dar bir sırta dönüştü. Sis indi, dağı göremez oldular. Hava incelmişti; diş etleri kanamaya, gözleri kanlanmaya başladı, başları döndü. Humboldt bunu bir hastalık değil, ölçülmesi gereken bir olgu gibi kaydetti. Sonra sırt, yirmi metre genişliğinde bir yarıkla kesildi. Karşıya geçmenin yolu yoktu.
Barometreyi çıkardı ve okudu: 5.917 metre. Zirve, 6.263 metredeydi; üç yüz metreden biraz fazla yukarıda, sisin içinde, ulaşılmaz. Hiçbir insanın o güne dek çıktığı bilinen en yüksek noktaydı ve bu rekor otuz yıl kırılamayacaktı. Ama Çimborazo'yu tarihe sokan şey bu rakam değildi.
O sırt üstünde, geriye, tırmandığı yamaca baktığında Humboldt bir şey gördü. Sabahtan beri, tek bir günde, gezegenin bütün bitki kuşaklarını sırayla geçmişti. Aşağıda palmiyeler ve nemli tropik orman vardı. Yukarıda çalılar, sonra kısa boylu dağ çayırı, sonra yalnızca yosun ve liken, sonra çıplak kaya. Ve bu sıralama ona yabancı değildi. Aynı diziyi Avrupa'da, Alp Dağları'nda yukarı çıkarken görmüştü; aynı diziyi ekvatordan kutuplara doğru gidenler anlatıyordu. Bir dağa tırmanmak, dünyayı boydan boya geçmenin küçültülmüş halıydı. Andlar'daki bir yosunla İsveç'in kuzeyindeki bir yosun, birbirinden binlerce kilometre uzakta oldukları halde, aynı yasaya cevap veriyordu.
Bu, o güne kadar hiç kimsenin bu netlikte söylemediği fikirdi: doğa parçaların toplamı değil, birbirine bağlı tek bir ağdır. İklim bitkiyi, bitki toprağı, toprak suyu, su iklimi belirler; bir iplik çekildiğinde bütün örgü kımıldar. Türleri tek tek isimlendirip listeleyen bir bilimin ortasında Humboldt, listelerin arasındaki ilişkilerin asıl konu olduğunu söylüyordu.
Bunu bir kitap yazarak değil, bir resim çizerek anlattı. Çimborazo'nun devasa bir kesitini çıkardı; dağın gövdesine, her bitkiyi tam yetiştiği yüksekliğe, kendi eliyle yazdı. Kesitin iki yanına sütunlar dizdi: o yükseklikteki sıcaklık, hava basıncı, nem, yerçekimi, suyun kaynama noktası, gökyüzünün mavisinin derinliği. Tek bir sayfada, bir dağın üzerinde, bir gezegenin çalışma şeması. Adını Naturgemälde, yani Doğa Tablosu koydu ve 1807'de yayımladığı bitki coğrafyası incelemesinin başına yerleştirdi. Kitabı Goethe'ye ithaf etti.
Yolculuğun kalanı bu fikrin üstüne biriktirilen malzemeydi. Peru kıyısında, kuzeye doğru akan buz gibi bir akıntının sıcaklığını ölçtü; o akıntı sonradan onun adıyla anılacaktı ve bundan hoşlanmadı, çünkü akıntıyı orada balık tutan her çocuğun yüzyıllardır bildiğini söylüyordu. Kıyı adalarında kuş gübresinin yığınlarını gördü, örnek aldı ve Avrupa'ya götürdü; o örnekler kısa süre sonra kıtalararası bir gübre ticareti başlatacaktı. Bir yılı Meksika'da geçirdi; arşivlere girdi, gümüş madenlerini inceledi, nüfusu, üretimi, vergileri, toprak dağılımını çıkardı ve sömürge düzeninin ekonomisini rakamlarla anlatan bir inceleme yazdı. 1804'te Amerika Birleşik Devletleri'ne uğradı, Washington'da Başkan Thomas Jefferson'la üç hafta konuştu ve Meksika'ya dair verilerini ona açtı. 3 Ağustos 1804'te Bordeaux'ya çıktığında, beş yıl önce kimsenin ciddiye almadığı otuz yaşındaki adam, yanında yaklaşık 60 bin bitki örneğiyle dönmüştü ve Avrupa'nın en meşhur adamlarından biriydi.
Berlin'e dönmedi. Paris'e yerleşti, çünkü bilim orada yapılıyordu, ve orada yirmi yıldan fazla kaldı. Bu yılların tamamını tek bir işe verdi: getirdiklerini yayımlamak. Ortaya otuzu aşkın ciltlik bir dev çıktı. Bitki ciltleri, zoolojik ciltler, astronomi ölçümleri, atlaslar, elle boyanmış gravürler. Baskı kalitesi konusunda hiçbir tavizi kabul etmedi; ressamları kendi seçti, levhaları kendi denetledi. Takımın tamamının fiyatı bir ev fiyatına yakındı, dolayısıyla neredeyse hiç satmadı. Masrafı kendi cebinden karşıladı ve annesinden kalan servet, cilt cilt, eridi.
Napolyon'la karşılaşması bu yıllara denk gelir. Bir resepsiyonda imparator ona döndü, bitki topladığını duyduğunu, karısının da bitki topladığını söyledi ve arkasını döndü. Konuşma bu kadardı. Napolyon bu Prusyalıdan hiç hoşlanmadı, bir ara casus olduğundan şüphelenip Paris'ten çıkarılmasını istedi.
Buna karşılık Humboldt'un asıl etkisi, kendi hesaplamadığı yerlerden çıktı. 1804'te Paris'te, genç bir Venezuelalıyla tanıştı: Simón Bolívar. Humboldt ona kıtayı anlattı; toprağını, madenini, insanını, ve o toprağın sömürge düzeninde nasıl tutulduğunu. Bolívar sonraki yıllarda, Humboldt'un Amerika için bütün fatihlerin toplamından daha çok şey yaptığını söyleyecekti. Otuz yıl sonra, bambaşka bir yerde, İngiliz bir gencin gemi kamarasında Humboldt'un yolculuk anlatısı duruyordu. Charles Darwin o ciltleri Beagle'a yanında aldı, sayfalarından uzun bölümleri kopya edip arkadaşlarına yüksek sesle okudu ve hayatının bütün gidişatını o kitabı defalarca okumuş olmasına borçlu olduğunu yazdı.
Bir konuda hiç yumuşamadı. Amerika'da gördüğü köleliği, insanlığın başına gelmiş en büyük kötülük olarak tanımladı ve bunu yazdıklarının hiçbir baskısından çıkarmadı. Küba üzerine incelemesinde konuyu istatistiklerle ele aldı. 1856'da bir Amerikalı çevirmen kitabı İngilizceye aktarırken köleliğe dair bölümü sessizce atınca, seksen yedi yaşındaki Humboldt gazete aracılığıyla kamuoyuna açıklama yaptı; kitabından çıkarılan kısmın, kendisinin en önemli bulduğu kısım olduğunu ilan etti.
Ama para bitmişti. 1827'de, elli yedi yaşında, borçlarını kapatamayacak hale gelince Paris'i bırakıp Berlin'e döndü ve Kral 3. Friedrich Wilhelm'in mabeyincisi oldu. Karşılığında bir maaş aldı; karşılığında saraya bağlandı. Krala yüksek sesle kitap okuyor, saray gezilerine eşlik ediyor, akşam yemeklerinde bulunuyordu. Avrupa'nın en özgür zihinlerinden biri, hayatının son otuz yılını bir hükümdarın günlük programına uyarak geçirdi. Geceleri, saray uykudayken çalışıyordu; günde dört saat uyuyordu. Yılda binlerce mektup alıyor ve bunların çoğunu kendi eliyle cevaplıyordu.
Berlin'e döndüğü kışın yaptığı şey ise bambaşkaydı. Üniversitede 61, kentin şarkı akademisi salonunda 16 ders verdi. Dersler ücretsizdi ve herkese açıktı: öğrenciye, memura, işçiye, ve o dönemde üniversitelere alınmayan kadınlara. Salonlar doldu, kapıda kalanlar oldu, sokaklarda arabalar birbirine girdi. Humboldt orada tek bir şey anlatıyordu: evrenin, yıldızlardan yosuna kadar, tek bir bütün olarak nasıl işlediği. Bu dersler, ömrünün son büyük eserinin taslağıydı.
1829'da, altmış yaşında, son büyük yolculuğuna çıktı. Rus Çarı 1. Nikolay'ın maliye bakanı Kont Cancrin onu Ural madenlerini görmeye çağırmıştı; masrafı devlet karşılıyordu. Humboldt 25 hafta içinde 15.472 kilometre yol yaptı, Urallar'ı, Sibirya'yı, Altaylar'ı ve Çin sınırını gördü. Gitmeden önce Urallar'da elmas bulunacağını söylemişti; o tarihe kadar tropiklerin dışında hiç elmas çıkmamıştı ve kimse onu ciddiye almadı. Aynı yıl Urallar'da ilk elmas bulundu. Ama yolculuk boyunca yanından ayrılmayan görevliler vardı ve kendisinden serflik düzeni hakkında tek kelime etmemesi istenmişti. Buna uydu; onun yerine imparatorluğun dört bir yanına manyetik ve meteorolojik gözlem istasyonları kurdurdu, aynı anda aynı yöntemle ölçüm yapan bir ağ örgütledi. Dünyanın ilk uluslararası bilimsel veri ağıydı ve fikir yine aynıydı: gezegen ancak bir bütün olarak ölçülürse anlaşılır.
Bütün bunları toplayacağı kitaba Kosmos adını verdi; Yunancada düzen ve güzellik anlamına gelen, evreni kaos olmayan bir şey olarak tanımlayan kelime. İlk cilt 1845'te, o yetmiş altı yaşındayken çıktı ve bir bilim kitabından beklenmeyecek bir şey oldu: tükendi. Korsan baskıları yapıldı, onlarca dile çevrildi, yüzyılın en çok okunan bilim kitabı haline geldi. İkinci cilt 1847'de, üçüncüsü 1850'de, dördüncüsü 1858'de yayımlandı. Beşincisini yetiştiremedi. 6 Mayıs 1859'da, seksen dokuz yaşında, Berlin'de öldü. Cenazesi devlet töreniyle kaldırıldı, tabutu kentin caddelerinden geçirildi ve Tegel'e, çocukluğunun o sessiz evinin bahçesine gömüldü. Aynı yılın kasım ayında Darwin'in türlerin kökeni üzerine kitabı yayımlanacaktı.
Ölümünden on yıl sonra, 14 Eylül 1869'da, doğumunun yüzüncü yılı kutlandı. Kutlama tek bir şehirde değildi. Berlin'de, Meksika'da, Buenos Aires'te, Melbourne'de, Cape Town'da törenler yapıldı. En büyükleri Amerika Birleşik Devletleri'ndeydi: San Francisco'dan Charleston'a, Chicago'dan Philadelphia'ya. New York'ta 25 bin kişi bayraklarla süslenmiş sokaklarda yürüdü ve Central Park'ın kuzeybatı kapısında büstünü açtı; o büst hâlâ orada duruyor. Çağdaşları onu tarif ederken tek bir kalıp kullanıyordu: Napolyon'dan sonra dünyanın en ünlü adamı.
Sonra sessizlik geldi. Birinci Dünya Savaşı'yla birlikte İngilizce konuşan dünyada Alman adları, Alman bilimi, Alman kitapları rafın arkasına itildi ve Humboldt bu dalganın altında kaldı. Ama daha derin bir sebep vardı. Bilim onun öldüğü yıllarda parçalanıyordu. Botanik, jeoloji, meteoroloji, zooloji ayrı odalara çekiliyor, her oda kendi dilini geliştiriyor, kimse yandaki odayı okumuyordu. Humboldt'un bütün gücü olan şey, yani hepsini birden konuşabilmesi, yeni bilimin gözünde bir zayıflığa dönüştü: dağınıklık, amatörlük, edebiyat. Uzmanlaşan bir dünyada, her şeyi birbirine bağlayan adam en kolay unutulan adam oldu.
Geriye adı kaldı. Haritada, tarih boyunca herhangi bir insan için verilenden daha çok yer onun adını taşır. Peru kıyısındaki soğuk akıntı, Kaliforniya'da bir körfez ve bir ilçe, Nevada'da bir nehir, Meksika'da bir akım, Venezuela'da bir zirve, Grönland'da bir buzul, Ay'ın yüzeyinde bir deniz. Bir penguen türü, bir dev kalamar, bir meşe, orkideler; yaklaşık 300 bitki ve 100 kadar hayvan onun adıyla anılır. Bir dönem herkesin bildiği adam, sonunda kimsenin kim olduğunu bilmediği bir sıfata dönüştü.
İşin ilginç tarafı şu ki fikirleri kaybolmadı; sadece onun adını taşımayı bıraktı. Doğanın birbirine bağlı bir ağ olduğu düşüncesi, ölümünden yedi yıl sonra ekoloji adını alan bir bilim dalının temel varsayımı oldu. Bir bölgeyi türlerin listesiyle değil, aralarındaki alışverişle anlamak; ormanın kesilmesinin iklimi değiştirebileceğini söylemek; gezegeni ortak ve eşzamanlı ölçümlerle izlemek. Bugün iklim biliminin gündelik işi olan bu üç şeyin üçü de, bir Alman'ın 1800 yılında Venezuela'da çekilen bir gölün kıyısında yazdığı notlarda duruyor. Valensiya Gölü'nde gördüğünü tarif ederken kullandığı akıl yürütme, iki yüz yıl sonra uydularla doğrulandı.
Onu asıl ayıran ise yöntemiydi. Ölçmeye takıntılıydı; barometresiz bir adım atmazdı. Ama verinin tek başına ölü olduğunu söylüyordu. Sayı, örüntüyü göremeyen bir zihinde işe yaramaz; örüntüyü görmek için hayal gücü gerekir, ve doğayı gerçekten anlamak için onu hissetmek gerekir. Bilimin şiirden, ölçümün duygudan ayrılmasına ömrü boyunca direndi. Kendi kuşağı için bu bir üsluptu; bizim için, giderek daha çok veriye ve giderek daha az bütünlüğe sahip olan bir çağ için, bir uyarı.
Tegel'in koridorlarında palmiye gravürlerine bakan çocuk, sonunda gitmek istediği yere gitti ve orada beklediğinden başka bir şey buldu. Çimborazo'nun sırtında, gözleri kanarken, ayağının altındaki dağın bir gezegenin kesiti olduğunu gördü. Kırk yıl sonra o dağı bir kâğıda çizdi, yanına sütunlar dizdi ve altına dünyanın nasıl tek parça çalıştığını yazdı. Bugün o fikri kullanan çoğu insan, onu ilk kimin çizdiğini bilmiyor. Humboldt muhtemelen bu duruma itiraz etmezdi; akıntıya kendi adının verilmesine bile itiraz etmişti.
Nöron Biyografi'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.