2026-09-21 · 28 dk
Konya Ovası'nda dokuz bin yıl önce sokaksız kurulan, evlerine çatıdaki delikten girilen ve ölülerini yatak platformlarının altına gömen Çatalhöyük'ü anlatır. Bölüm, şehri kazan James Mellaart'ın ömrü boyunca sürdürdüğü sahteciliğin ölümünden sonra ortaya çıkışını ve 2025'te 131 iskeletten okunan DNA'nın hane düzeninin kadın soyu üzerine kurulduğunu göstermesini işler.
çatalhöyükneolitikkonyaantik dnaarkeoloji sahteciliğiBu şehirde tek bir sokak yok; evlere kapıdan değil, çatıdaki bir delikten iniliyor. Ve indiğiniz odada, uyuduğunuz yatağın tam altında ölüleriniz yatıyor. Şehri dünyaya tanıtan adamın kendisinin de bir sahteci olduğu, ancak öldükten sonra anlaşıldı.
Konya Ovası, yaz sonunda gözün yorulduğu bir yerdir. Ufuk çizgisi hiçbir şeye takılmaz; ne bir tepe, ne bir kaya, ne bir orman. Sadece anız, sadece toz, sadece bir ucundan öbür ucuna kadar uzanan düzlük. İşte bu düzlüğün ortasında, Konya'nın 50 kilometre kadar güneydoğusunda, Çumra'nın hemen kuzeyinde, birbirinden eski bir dere yatağıyla ayrılmış iki kabartı vardır. Uzaktan bakınca toprağın kendi kendine yaptığı iki küçük şişlik gibi görünürler. Adı da bu ikizlikten gelir: çatallanmış höyük. Çatalhöyük.
Bu kabartıların toprakla ilgisi yoktur. İkisi de insan yapımıdır. Doğudaki olan, büyük olan, yaklaşık 12,5 hektarlık bir alana yayılır ve ovanın düzlüğünden 20 metre yükselir. O 20 metrenin tamamı, üst üste yığılmış evlerdir. Kerpiç duvar, üstüne çöken çatı, onun üstüne yapılmış yeni bir kerpiç duvar, onun da üstüne bir yenisi. Arkeologlar bu yığının içinde 18 ayrı yapı katı ayırt ettiler. En alttaki ev ile en üstteki ev arasında yaklaşık 1.100 yıl vardır. Yani buraya birileri gelip bir köy kurmadı; birileri geldi, bir ev yaptı, öldü, çocukları aynı yere yeni bir ev yaptı ve bu, kırk kuşak boyunca hiç durmadan sürdü. Yerleşim MÖ 7100 civarında başlar, MÖ 6000'e doğru doğu höyükte sona erer; sonra hayat batıdaki daha alçak, daha geniş kabartıya taşınır.
Burası, insanlığın tarım denen şeyi henüz yeni öğrendiği bir andır. Çanak çömlek yeni yeni yaygınlaşıyor, metal diye bir şey neredeyse yok, yazı yüzyıllar sonra icat edilecek. Ama Çatalhöyük'te binlerce insan, tek bir tepenin üstünde, omuz omuza yaşıyor. Nüfus tahminleri uzun süre tartışıldı; bir zamanlar 5.000 ile 8.000 arası söylenirdi, son çalışmalar ortalama bir yılda 600 ile 800 kişinin burada yaşadığını öne sürüyor. Hangisi olursa olsun, o çağ için olağanüstü bir kalabalık.
Ve bu kalabalığın şehrinde sokak yoktur.
Bu cümle ilk duyulduğunda anlamsız gelir, çünkü şehir dediğimiz şeyi sokakla tanımlarız. Evler bir yolun iki yanına dizilir, yol meydana çıkar, meydan tapınağa açılır. Çatalhöyük'te bunların hiçbiri yok. Evler birbirine yapışıktır; bir evin duvarı komşunun duvarına değer, aralarında bir parmak boşluk bile bulunmaz. Ne cadde var, ne ara yol, ne kapı. Sadece yer yer, terk edilmiş bir evin çukuruna dönüşmüş çöplükler, avlular.
Peki insanlar evlerine nasıl giriyordu?
Yukarıdan. Her evin çatısında bir delik vardı ve o delikten aşağı bir merdiven iniyordu. Yani Çatalhöyük'ün sokağı, damların üstüydü. Birbirine bitişik yüzlerce düz dam, farklı yüksekliklerde, kesintisiz bir yüzey oluşturuyordu. İnsanlar orada yürüyordu, orada oturuyordu, yemeklerini büyük ihtimalle orada pişiriyor, yazın orada uyuyorlardı. Komşuya gitmek, aşağı inmek değil, yukarı çıkmaktı. Bir eve varmak için önce bütün mahallenin üstünden geçmek gerekiyordu.
Bunun sonuçlarını bir düşünün. Bir yabancı için burası kâbustur; nereye basacağını, hangi deliğin kime ait olduğunu bilemez. İçeriden biri içinse her şey bellidir. Kim kimin damından geçiyor, kim kimin deliğinden iniyor, hepsi görünür. Savunma duvarına ihtiyaç yoktur, çünkü yerleşimin dış sınırı zaten kesintisiz bir kerpiç cepheye dönüşmüştür. Kapıyı kilitlemeye de ihtiyaç yoktur, çünkü kapı diye bir şey icat edilmemiştir.
Bu düzenin bir şey daha söylediği açıktır: burada ev, bir barınaktan fazlasıdır. Eğer bir yerleşimde sokak, meydan, tapınak, saray yoksa; eğer bütün toplumsal hayat aynı biçimde tekrarlanan kutuların içine sığmışsa, o zaman bu insanların dünyayı örgütleme biçiminin merkezinde tek bir birim vardır. Ev. Kimlik evle tanımlanıyordu, hafıza evde saklanıyordu, insanın nereye ait olduğu evle belirleniyordu.
1958 Kasım'ında, üç İngiliz arkeolog, James Mellaart, David French ve Alan Hall, Konya Ovası'nda yüzey araştırması yaparken bu iki tepeye rastladı. Mellaart'ın gözüne çarpan şey, toprağın yüzeyinde uçuşan sırsız çanak çömlek parçaları ve obsidiyen yongalardı; ve o parçaların ait olduğu dönem, o güne kadar Anadolu'nun ortasında beklenmeyen kadar eskiydi. Kazı üç yıl sonra, 1961'de başladı.
Ve kazının açtığı ilk evlerde, yerin daha birkaç santim altında, arkeologların hiç beklemediği bir şey çıktı.
Çatalhöyük evinin içi, bir düzeni harfiyen tekrarlar. Merdiven neredeyse her zaman güney duvarına yaslanır. Merdivenin dibinde ocak ve fırın vardır; çatıdaki delik hem giriş hem bacadır, duman oradan çıkar. Odanın kuzey ve doğu tarafları ise yükseltilmiş platformlardır. Sıvalı, düzeltilmiş, üstü hasırla kaplı, temiz tutulan alanlar. İnsanlar orada oturuyor, orada iş görüyor, orada uyuyordu. Güney kirli ve dumanlı, kuzeydoğu temiz ve beyaz. Bu ayrım yüzyıllar boyu hiç bozulmaz.
Duvarlar sıvalıdır, hem de sürekli. Ev sahipleri duvarı yılda bir, belki daha sık, yeniden sıvıyordu. Kimi duvarın kesitinde onlarca, yer yer yüzü aşan ince beyaz katman sayılabiliyor; kâğıt gibi üst üste binmiş, her biri bir bakım mevsimini işaretleyen tabakalar. Bazen sıvanın altından resim çıkar. Kırmızı boyayla yapılmış avcılar, kuyruğu havada geyikler, dev bir boğa ve etrafında çırpınan minicik adamlar. El izleri, boyanın içine batırılıp duvara basılmış ya da elin çevresine püskürtülmüş. Ve en tuhafı: kanatları açılmış iri kuşlar, altlarında başsız insan bedenleri.
Duvarlardan boğa boynuzları fırlar. Gerçek yaban sığırı boynuzları, kilden yapılmış kabartmaların içine gömülüp odanın içine doğru uzatılmıştır; kimi zaman bir platformun kenarına sıra sıra dizilirler. Bir evin içinde otururken dizinizin hizasında yaban sığırı boynuzlarının olması, günlük hayatın olağan bir ayrıntısıydı.
Ama asıl mesele platformların altındadır.
Çatalhöyüklüler ölülerini yerleşimin dışına gömmediler. Mezarlık diye bir yerleri yoktu. Ölülerini evin içine, tam da her gün oturdukları, uyudukları o yükseltilmiş platformların altına gömdüler. Zemin sıvası kesiliyor, altına bir çukur açılıyor, ölü dizleri göğsüne çekilmiş halde, hasıra ya da kumaşa sarılı biçimde yatırılıyor, üstü kapatılıyor ve sıva yeniden çekiliyordu. Ertesi sabah aynı platformda uyunuyordu.
Bu tek seferlik bir tören değildi. Aynı platformun altı defalarca açıldı. Bir yere yeni bir ölü koymak için eskisinin kemiklerine dokunmak, onları kenara itmek, bazen karıştırmak gerekiyordu. Kazılarda tek bir binanın zemini altında 62 gömü sayıldı. Altmış iki insan; çoğunlukla odanın kenarlarındaki platformların altında, bir platform bir süre kullanılıp sonra kapatılarak, sıra öbürüne geçirilerek.
Yani bir Çatalhöyük evinde yaşayan insan, kendi büyükannesinin, kardeşinin, üç yaşında ölmüş kızının tam olarak nerede yattığını biliyordu. Onun üstünde yemek yiyor, onun üstünde uyuyordu. Ölüler evden çıkarılmıyor, evin zeminine dokunuyordu.
Üstelik iş gömmeyle bitmiyordu. Bazı iskeletlerin kafatası yoktur. Gövde yerinde durur, boyun omurları düzgündür, ama baş alınmıştır; hem de gömüldükten bir süre sonra, yumuşak dokular çözüldüğünde çukur yeniden açılarak. O kafataslarının bir kısmı başka evlerde, başka gömülerin kucağında yeniden ortaya çıkar. Bir tanesinin yüzü kille yeniden şekillendirilmiş, aşı boyasıyla boyanmış, sonra bir kadının kollarının arasına yatırılmıştır. Kafatası elden ele, evden eve dolaşan bir nesneydi. Ve bu ayrıcalık yalnızca erkeklere ait değildi; dolaştırılan kafataslarının hem erkeklere hem kadınlara ait olduğu görülüyor.
Bir şey daha var. Ev ömrünü tamamladığında yıkılıp bırakılmıyordu. İçi özenle temizleniyor, boynuzlar sökülüyor, duvarlar belli bir yüksekliğe kadar tıraşlanıyor, oda toprakla dolduruluyor ve yeni ev tam olarak eskisinin üstüne, aynı duvar hattı üzerine, aynı plana göre kuruluyordu. Merdiven yine güneyde, platformlar yine kuzeydoğuda. Bu bazen beş, altı, yedi kez üst üste tekrarlandı. Böylece bir evin altında sadece ölüler değil, o ölülerin yaşadığı evlerin kendisi de duruyordu.
Şimdi tabloyu birleştirin. Sokağı olmayan, kapısı olmayan, tapınağı olmayan, sarayı olmayan bir yerleşim. Birbirinin aynısı yüzlerce ev. Her evin altında o eve ait ölüler, onların altında o ölülere ait evler. Yüzyıllar boyunca aynı noktada, aynı planla, hiç şaşmadan tekrarlanan bir devamlılık.
Bu, bir soy hikâyesidir. Toprağa yazılmış, katman katman biriktirilmiş, kuşaktan kuşağa aktarılan bir aidiyet iddiası. Burada yatanlar bizim ölülerimiz, öyleyse bu ev bizim evimiz.
Ama hangi "biz"? Anneden mi geçiyordu, babadan mı? Aynı evin altındaki 62 insan gerçekten akraba mıydı? Kazıyı yapanların elinde bu soruyu cevaplayacak hiçbir araç yoktu. 1960'ların başında, bir arkeolog bu soruya ancak tahminle yaklaşabilirdi.
James Mellaart tahmin etmekte hiç zorlanmadı. Sorun, onun tahminlerinin nerede bitip başka bir şeyin nerede başladığının anlaşılamaz hale gelmesiydi.
Mellaart 1961, 1962, 1963 ve 1965 sezonlarında kazdı. Kısa bir sürede 150'yi aşkın yapı açtı; duvar resimlerinin kopyalarını çıkardı, boynuzlu odaları belgeledi, Neolitik Anadolu'yu tek başına dünya arkeolojisinin gündemine oturttu. Bulduğu resimli odalara "tapınak" adını verdi ve hikâyeyi buradan kurdu: sıradan evlerin arasına serpiştirilmiş kutsal mekânlar, rahibeler, bir din.
Bütün bunlar sürerken, Mellaart'ın adı çoktan başka bir hikâyeye karışmıştı.
Anlattığına göre 1958'de, İstanbul'dan İzmir'e giden trende genç bir kadınla aynı kompartımanda seyahat etmişti. Kadının bileğindeki bilezik dikkatini çekti; altın görünümlü, hiçbir bilinen döneme benzemeyen bir parça. Kadın kendini Anna Papastrati diye tanıttı, İzmir'de yaşayan Rum bir aileden geldiğini, hafif Amerikan aksanlı düzgün bir İngilizceyle söyledi. Ailesinin elinde buna benzer daha çok şey vardı. Mellaart davet edildi.
Anlattığı ev, günlerce sürdüğünü söylediği bir çizim çalışmasına sahne oldu. Fotoğraf makinesi kullanmasına izin verilmemişti; o da gördüğü her şeyi kâğıda geçirdi. Karşısında olağanüstü bir hazine vardı: altın ve gümüş kaplar, mücevherler, kadın heykelcikleri, tunç ve değerli madenden silahlar, nefrit, lapis lazuli, obsidiyen ve kehribardan yapılmış savaş baltaları, kumaş kalıntıları, ahşap masalar, altın kaplama bir taht. Kadının söylediğine göre bunlar Bursa yakınlarındaki Dorak'ta açılmış bir kral mezarından çıkmıştı ve Batı Anadolu'nun bilinmeyen bir erken tunç çağı hanedanına aitti.
Mellaart Ankara'ya döndü. Yayın izni istedi. Anna Papastrati'den 18 Ekim 1958 tarihli kısa bir mektup geldi; çizimleri yayımlayabilirdi. 1959 Kasım'ında, Londra'da çıkan resimli haftalık Illustrated London News, yani Resimli Londra Haberleri, dört sayfalık bir dosya yayımladı. Bir sayfa metin, üç sayfa çizim. Fotoğraf yoktu, çünkü hiç çekilmemişti.
Sonra herkes hazineyi aramaya başladı ve hiçbir şey bulunamadı.
Mellaart'ın verdiği İzmir adresi bir türlü tutmadı; yazdığı sokak numarası, o semtte konut bulunmayan bir yere düşüyordu. Anna Papastrati adında bir kadın bulunamadı. Ailesi bulunamadı. Evi bulunamadı. Hazineden tek bir parça, hiçbir müzede, hiçbir koleksiyonda, hiçbir açık artırmada ortaya çıkmadı. Ankara'daki İngiliz Arkeoloji Enstitüsü'nün başındaki Seton Lloyd özgün çizimleri istediğinde Mellaart onları attığını söyledi. O çizimler, ölümünden sonra kâğıtlarının arasında yeniden ortaya çıkacaktı.
1962 Mayıs'ında Milliyet konuyu manşete taşıdı ve Türkiye'den çıkarıldığı iddia edilen eserlerin değerini o günün parasıyla milyarlarla ifade eden bir kampanya başlattı. Suçlama açıktı: kaçakçılık. Mellaart'ın kendisi hiçbir zaman mahkûm edilmedi, bağlı olduğu kurumun soruşturması da onu aklayan bir sonuca vardı. Ama 1964'te Çatalhöyük kazı izni elinden alındı ve bir daha geri verilmedi.
Böylece dünyanın en şaşırtıcı Neolitik yerleşimi kapandı. Üstü örtüldü, kapısına kilit vuruldu ve neredeyse otuz yıl boyunca orada kimse kazı yapmadı. Elde kalan tek şey Mellaart'ın raporları, Mellaart'ın çizimleri ve Mellaart'ın yorumlarıydı.
Mellaart 29 Temmuz 2012'de Londra'da öldü. Altı yıl sonra, Şubat 2018'in son günlerinde, oğlu Alan Mellaart ile İsviçreli jeoarkeolog Eberhard Zangger, babasının Kuzey Londra'daki Finsbury Park semtinde bulunan dairesinde kâğıtları tasnif etmek üzere bir araya geldi. Dört gün sürdü.
Zangger'in o dairede bulduğunu açıkladığı şey, meslek hayatı boyunca biriktirilmiş bir çalışma arşivi değildi. Bir atölyeydi. Hiçbir kazı raporuna girmemiş duvar resimlerinin taslakları; aynı sahnenin gittikçe "eskitilen" birbiri ardına denemeleri; var olmayan çivi yazılı tabletlerin kopyaları; Beyköy adıyla bilinen ve bir türlü aslı bulunamayan uzun bir Luvi hiyeroglif metninin üzerinde çalışılmış halleri. Ve Dorak hazinesi üzerine, doktora tezi boyutunda, tamamlanmış bir el yazması. Kimsenin görmediği bir hazine hakkında bitirilmiş bir kitap.
Zangger'in vardığı sonuç sertti: Mellaart ömrü boyunca belge üretmişti. Hazine hiç var olmamıştı; tren yoktu, bilezik yoktu, Anna Papastrati yoktu.
Bu, arkeoloji için sıradan bir skandal değil. Çünkü Mellaart sıradan bir sahtekâr da değildi. Çatalhöyük gerçekti. Evler gerçekti, gömüler gerçekti, boynuzlar yerli yerindeydi. Onlarca yıl boyunca bulduğu şeylerin çoğu, sonraki kazılarla doğrulandı. Sorun şu ki, bir insanın hangi çiziminin kazıdan, hangisinin masasından geldiğini artık kimse tam olarak bilemiyordu. Ve o insan, Çatalhöyük'ün bütün dünyaya anlatılan hikâyesinin tek kaynağıydı.
O hikâyenin merkezinde de bir kadın vardı.
1961 sezonunda, bir evin tahıl ambarının içinden, pişmiş kilden yapılmış 17 santimetreye yakın bir figürin çıktı. Oturan, iri, etli bir kadın. Kolları iki yanındaki hayvanların sırtına dayalı; leopar ya da dişi aslan oldukları söylenen iki yırtıcının arasında, bir tahta oturur gibi. Bacaklarının arasında, bazı yorumculara göre doğmakta olan bir baş. Parça eksik bulundu; bugün Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde görülen baş ve hayvanlardan birinin kafası, sonradan tamamlanan kısımlar.
Mellaart bu figürini gördüğünde ne olduğuna karar vermişti bile: Ana Tanrıça. Doğuran, hayvanlara hükmeden, tahtında oturan büyük tanrıça. Ve ona göre Çatalhöyük bir tanrıça kentiydi; kadınların merkezde olduğu, rahibelerin yönettiği, ana soylu bir dünyanın son kalesi.
Bu fikir ateş aldı. 1970'lerden itibaren, özellikle Marija Gimbutas'ın Avrupa'nın Neolitik dönemine dair yazdıkları etrafında büyüyen bir düşünce akımı için Çatalhöyük kanıttı: tarımı icat eden ilk toplumlar barışçıl, eşitlikçi ve kadın merkezliydi; erkek egemenliği sonradan, dışarıdan, savaşla gelmişti. 1990'larda Konya Ovası'nın ortasındaki bu toprak yığını uluslararası bir hac yerine dönüştü. Dünyanın dört bir yanından kadın grupları geldi, höyüğün üstünde çember kurdu, tanrıçaya şarkı söyledi. Kimse o sırada höyükte kazı yapmıyordu; gelenler Mellaart'ın anlattığı bir yerleşimi ziyaret ediyorlardı.
1993'te kazılar yeniden başladı. Bu kez başında İngiliz arkeolog Ian Hodder vardı ve Hodder tam 25 yıl kaldı; çalışma 2018'de sona erdi. Kurduğu düzen, arkeolojinin o güne kadar gördüğü en büyük disiplinlerarası düzeneklerden biriydi. Toprağın her kovası elendi, yıkandı, tohumları ayıklandı. Zemindeki mikroskobik kalıntılar, duvar sıvasının kimyası, kemiklerin izotopları, dişlerdeki aşınma, iskeletlerin kaburgalarına çökmüş is, hepsi ayrı uzmanlıklara dağıtıldı. Hodder'ın niyeti hikâyeyi çürütmek değildi; ölçmekti.
Ölçüm yapıldıkça tanrıça eridi.
Önce sayılar geldi. Höyükten 2.500'den fazla figürin toplandı. Bunların ezici çoğunluğu kadın değildi. Çoğu hayvandı; koyun, sığır, yaban hayvanları. Çok büyük bir bölümü de hiçbir şeye benzemeyen kil topaklarıydı; parmak arasında şekillendirilmiş, sonra atılmış küçük nesneler. Kadın figürinleri azınlıktaydı ve yerleşimin bütün tarihine yayılmıyorlardı; 18 yapı katının ağırlıklı olarak son üç dördünde yoğunlaşıyorlardı. Dahası, bulundukları yer kutsal değildi. Tapınakta, sunakta, nişte değil; çöplükte, dolgu toprağında, ev artıklarının arasında çıkıyorlardı. Bir toplum tanrısını çöpe atmaz.
Sonra figürinlerin kendisine daha dikkatli bakıldı. Lynn Meskell ve onunla çalışan araştırmacıların vurguladığı şey şuydu: bu bedenler doğuran genç bedenler değil, yaşlanmış bedenlerdi. Sarkmış göğüsler, gevşemiş karın, çökmüş kalçalar. Yani tasvir edilen şey doğurganlık değil, yaşlılık olabilirdi; tanrıça değil, uzun yaşamış ve bu yüzden toplumda ağırlığı olan kadınlar.
Sonra kemikler konuştu. Erkek ve kadın iskeletlerinin karbon ve azot izotopları karşılaştırıldığında ikisi arasında istatistiksel bir fark çıkmadı: aynı şeyleri yiyorlardı. Dişlerdeki aşınma desenleri aynıydı. Kaburgalarındaki is birikimi aynıydı; yani ikisi de kapalı, dumanlı mekânlarda aynı kadar zaman geçiriyordu. Evden çıkarılıp dolaştırılan kafataslarının cinsiyeti de karışıktı. Duvar resimlerine bakıldığında av sahneleri ve yaban hayvanlarıyla uğraşan figürlerin ağırlıkta olduğu görülüyordu; buna karşılık toplumun karnını asıl doyuran tahıl hiçbir yerde simgeleştirilmemişti, ambarların üstü hiçbir zaman süslenmemişti.
Hodder'ın 25 yılın sonunda vardığı sonuç, Mellaart'ın hikâyesinin tam tersi değildi; hikâyenin kendi kurgusunu reddetmekti. Ona göre Çatalhöyük ne ana erkil bir cennetti ne de erkek egemen bir düzen. Burası, birçok alanda insanın kadın ya da erkek olmasının yaşayacağı hayatı belirlemediği bir toplumdu. Ne saray vardı ne tapınak; ne kral vardı ne rahibe.
Bu, dürüst bir cevaptı. Ama aynı zamanda soğuk bir cevaptı. Bir efsane yıkıldığında yerine genellikle daha güzel bir şey gelmez; belirsizlik gelir. Höyüğe çıkan hacılar bir süre daha geldiler, tanrıçaya şarkı söylemeye devam ettiler. Arkeologlar ise onlara söyleyecek yeni bir hikâye bulamıyordu.
Çünkü asıl soru hâlâ ortada duruyordu. Eşitlikçi olabilir; peki ev kimden kime geçiyordu? Bir insan doğduğu evde mi ölüyordu, yoksa başka bir eve mi gidiyordu? Platformun altında yan yana yatanlar birbirinin nesiydi? Hodder'ın elindeki bütün laboratuvarlar, bütün elekler, bütün izotoplar bu soruyu cevaplayamıyordu. Çünkü cevap izotopta değil, kemiğin içinde kalmış birkaç mikrogram parçalanmış DNA'daydı.
Çatalhöyük'ün 2012 Temmuz'unda UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girdiği o yaz, onu bulan adam Londra'da öldü. İkisi de, sorunun cevabını göremeden.
Çatalhöyük kemiği, genetikçiler için kötü bir kemiktir. Konya Ovası sıcaktır, toprak boldur, 9.000 yıl uzun bir süredir. Uzun yıllar boyunca bu iskeletlerden kullanılabilir genom çıkarılamadı. Yöntemler geliştikçe, özellikle kulak kemiğinin içindeki en sert bölgeden, kafatasının derinliğindeki taş gibi sıkı dokudan örnek alma tekniği yaygınlaştıkça kapı aralandı. Çalışma 12 yıl sürdü.
27 Haziran 2025'te, Amerikan bilim dergisi Science'ta, Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nden Eren Yüncü ve Mehmet Somel ile Avustralya'daki Wollongong Üniversitesi'nden Eline Schotsmans'ın başını çektiği, Bonn Üniversitesi'nden Eva Rosenstock'un da aralarında bulunduğu geniş bir ekip sonuçları yayımladı. Höyükten çıkarılmış yaklaşık 400 iskeletin 131'inden genom elde edilmişti. Bu 131 kişi, 35 ayrı binanın zemininin altından geliyordu ve kabaca MÖ 7000 ile MÖ 6200 arasına, yani yirmi otuz kuşaklık bir zaman aralığına yayılıyorlardı.
Sonuç, bir evin zemininin altını açmak gibiydi.
Aynı binanın altına gömülmüş insanlar arasında akrabalık ilişkisi bulunduğunda, bu ilişki neredeyse her seferinde anne tarafından geçiyordu. Kuşaklar boyunca binayı birbirine bağlayan çizgi, baba hattı değil, anne hattıydı. Kız çocukları, yüzde 70 ile yüzde 100 arasında değişen bir oranla doğdukları binaya bağlı kaldılar; yetişkin erkekler ise başka binalarda ortaya çıktı. Somel'in özetlediği gibi, binalar arasında yer değiştirenler yetişkin erkeklerdi, binalarda kalanlar yetişkin kadınlardı.
Bunun antropolojideki adı vardır: anne yerli yerleşim. Evlenen erkek kadının evine taşınır. Ev anneden kızına geçer, oğullar dışarı gider. Bugün dünyada hâlâ böyle yaşayan toplumlar var; ama 9.000 yıl öncesinden, yazıdan çok önce, bir yerleşimin bunu yaptığını kemiklerin diliyle söyleyebilmek yeni bir şey.
İkinci bulgu mezar hediyelerinden geldi. Boncuklar, taş ve kemik nesneler, küçük armağanlar. Yetişkin gömülerinde kadınla erkek arasında belirgin bir fark yoktu. Ama bebek ve çocuk gömülerinde fark keskindi: kız çocukları, erkek çocuklarına göre yaklaşık 5 kat daha fazla hediyeyle gömülmüştü. Daha hiçbir şey yapmamış, hiçbir şey kazanmamış bir kız bebek, toprağa girerken erkek kardeşinden fazlasını alıyordu. Bu, bireysel başarının değil, doğuştan gelen bir konumun işaretidir.
Üçüncüsü, zamanla değişendi. Yerleşimin erken dönemlerinde bir binanın altındaki insanlar sıkı biçimde akrabaydı; birinci derece yakınlar aynı zeminin altında yan yana yatıyordu. Sonraki yüzyıllarda bu bağ gevşedi. Geç dönemde aynı evin altına gömülen insanların çoğu birbiriyle kan bağı taşımıyordu. Bu, hanelerin dışarıdan çocuk aldığını, evlatlık ya da bakım yoluyla büyüdüğünü düşündürüyor. Yani "aile" kavramı Çatalhöyük'te 1.000 yıl boyunca sabit kalmadı, biçim değiştirdi. Değişmeyen tek şey vardı: kan bağı gevşediğinde bile, evi tanımlayan çizgi anne tarafında kaldı.
Bir ayrıntı daha: batı höyükte, doğu höyükten yüzyıllar sonrasına tarihlenen iki bebek gömüsünün genetiği, doğu höyükteki insanlarla kesintisiz bir devamlılık gösterdi. İnsanlar yok olup yerlerine başkaları gelmemişti; aynı topluluk, tepeyi değiştirip hayatına devam etmişti.
Araştırmacılar bulgularının sınırını da özenle çizdiler. Anne hattındaki bu süreklilik, ana soylu bir akrabalık sistemiyle uyumludur; ama onu tek başına kanıtlamaz. Kadınların evde kalması, kadınların yönettiği anlamına da gelmez. Rosenstock'un ifadesiyle, hane düzeyinde anne yerli bir yapı görünüyor, fakat bu tam anlamıyla bir ana erkillik değil.
Yine de sonucun ağırlığı başka yerde. Yirminci yüzyıl boyunca yerleşik bir varsayım vardı: insanlar tarıma geçip mülk biriktirmeye başladığında, toprağın ve sürünün babadan oğula geçtiği, kadının kocasının evine taşındığı bir düzen kaçınılmaz olarak doğar. Erkek merkezli akrabalık, tarımın doğal sonucu sayılıyordu. Çatalhöyük bu varsayımı kırıyor. İnsanlığın ilk büyük yerleşik tarım topluluklarından birinde, 1.000 yıl boyunca, tam tersi işleyen bir sistem vardı.
İşin en tuhaf tarafı da burada. Mellaart, kanıtı olmadan, bir figürine bakıp burada kadınların merkezde olduğunu söylemişti; ve o hikâyeyi öyle bir şekilde anlattı ki, kendi güvenilirliğiyle birlikte fikri de neredeyse batırdı. Hodder, kanıt topladı ve elindeki kanıtın söyleyebildiği kadarını söyledi: cinsiyet burada hayatı belirlemiyordu. Aradan geçen altmış yılın sonunda toprağın verdiği cevap, ikisinin de tam olarak vardığı yer değil. Kimse tanrıça bulamadı. Ama bir şey bulundu: evin anneden kızına geçtiği, oğulların gittiği, kız bebeklerin boncuklarla gömüldüğü bir düzen. Bunu ne bir duvar resmi söyledi, ne bir figürin. Bunu, 62 kişinin üst üste yattığı zeminlerin altındaki kemikler söyledi.
Ve söylerken, Çatalhöyük'ün en baştaki tuhaflığını da açıkladı. Neden sokak yok? Neden tapınak yok? Neden ev, bir insan ömründen kat kat uzun süre, aynı noktada, aynı planla, inatla yeniden yapılıyor? Çünkü burada sürekliliği sağlayan şey bir kral soyu ya da bir tapınak değildi. Evdi. Ve o ev, kuşaktan kuşağa, kızı odada tutup oğlanı damdan gönderen bir hatla aktarılıyordu.
Konya Ovası'nın ortasında, merdivenin indiği o karanlık odada, kuzeydoğu platformunun altında yatan küçük bir kız çocuğu var. Boynunda birkaç boncuk. Üstünde, yıllar boyunca, annesinin, kardeşlerinin, torunlarının oturduğu ve uyuduğu sıvalı bir zemin. 9.000 yıl sonra, onun evinin kime ait olduğunu nihayet biliyoruz.
Nöron Arkeoloji'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.