← Nöron Arkeoloji

Minos'u İcat Eden Adam: Knossos'un Betonu

2026-09-17 · 25 dk

▶ Spotify’de dinle

Girit'te 1900'de Arthur Evans'ın kazdığı Knossos Sarayı'nın gün yüzüne çıkışını ve arkeoloğun demir-beton ile yeniden diktiği, ressamlara boyattığı Minos

knossosminos uygarlığıarthur evanslinear bgirit

Bölüm metni

Bugün Knossos'a giden milyonlarca turistin fotoğrafını çektiği o kırmızı sütunlar, üç bin yıllık değil: yüz yıllık demir-beton. Zengin bir İngiliz, bir tepeyi satın aldı, altından bir saray çıktı ve saray tam istediği gibi çıkmayınca onu istediği hâle getirdi. Peki bir uygarlığı hayal eden adam, kendi bulduğu tabletler onu yalanlarken ne yaptı?

1894 baharında Kandiye'nin çarşısında, kırklı yaşlarının başında bir İngiliz dolaşıyordu. Tezgâh tezgâh gezip köylü kadınların boyunlarında taşıdığı küçük, oyma taşları soruyordu. Giritliler bu taşlara süt taşı diyordu; emziren kadınların sütünü bollaştırdığına inanılırdı ve adanın tarlalarından, harman yerlerinden, eski duvar diplerinden çıkıyorlardı. Adamın adı Arthur Evans'tı ve o taşlara başka bir sebeple bakıyordu: üzerlerindeki minik kazımalarda süs değil, yazı görüyordu.

Evans'ın gözleri son derece miyoptu. Birkaç metre ötesi onun için bulanık bir lekeydi; ama bir nesneyi burnunun dibine getirdiğinde, yanındaki herkesin kaçırdığı ayrıntıyı görürdü. Yanından ayırmadığı uzun bastonuna isim bile takmıştı. Yakını mikroskop gibi, uzağı sis gibi olan bir adamın, hayatının geri kalanını yerin birkaç metre altındaki ayrıntılara adaması tuhaf bir tesadüf değildi belki.

Girit'e gelişinin arkasında iki şey vardı. Biri yastı: karısı Margaret bir yıl önce veremden ölmüştü ve Evans o günden sonra yerinde duramaz olmuştu. Öbürü bir inattı. 1884'ten beri Oxford'daki Ashmolean Müzesi'nin müdürlüğünü yapıyordu ve Schliemann'ın Miken'de çıkardığı altın maskelere, hançerlere bakıp hep aynı soruyu soruyordu: bu kadar örgütlü, bu kadar zengin bir dünya yazısız olabilir mi? Yunan anakarasında yazı çıkmamıştı. Evans, yazının Girit'te olabileceğini düşünüyordu. Süt taşları onu doğruluyordu; her birinde tekrar eden, düzenli, alfabe gibi davranan işaretler vardı.

Kandiye'nin hemen güneyinde, zeytinlikler arasında alçak bir tepe vardı: Kefala. Yerliler orada büyük taşlar olduğunu biliyordu, çünkü on altı yıl önce biri kazmıştı. Minos Kalokairinos adında Kandiyeli bir tüccar, 1878 Aralığında tepenin batı yamacında çalışmaya başlamış, taş bloklardan örülü koridorlar ve içine bir adamın rahatça sığacağı boyda küpler bulmuştu. Birkaç ay sonra, 1879 Şubatında Girit meclisi kazıyı durdurdu. Gerekçe siyasiydi: ada hâlâ Osmanlı toprağıydı ve buluntuların İstanbul'a götürüleceğinden korkuluyordu. Kalokairinos çukurlarını kapattı, bulduğu küplerden birkaçını evine taşıdı ve bekledi.

Beklerken kapısını çalanlar oldu. Schliemann, Truva ve Miken'den sonra gözünü Girit'e dikmişti; 1880'lerin sonunda tepeyi satın almak için pazarlığa oturdu. Anlaşma tutmadı. Anlatılanlara göre mesele fiyattan ve arazideki zeytin ağaçlarının sayımından çıktı: sahipler bir rakam söyledi, Schliemann yerinde saydığında ağaçların eksik olduğunu gördü ve masadan kalktı. 1890'da öldüğünde Kefala hâlâ toprak altındaydı.

Evans o tepeye ilk çıktığında ne olduğunu bilmiyordu, ama kimin eline geçeceğini bilmenin daha önemli olduğunu anladı. Osmanlı yönetimindeki bir adada, yabancı bir bilim insanının kazı yapabilmesinin en sağlam yolu toprağın sahibi olmaktı. 1890'ların ortasında tepenin dörtte biri için 235 sterlin peşinat ödedi. Paranın kaynağı kendi cebiydi: babası John Evans kâğıt sanayiinden zengin olmuş, aynı zamanda İngiltere'nin önde gelen eskiçağ meraklılarından biriydi. Oğul, mirası bir tepeye gömmeye hazırdı.

Sonrasını siyaset belirledi. 1897-98 ayaklanmaları ve büyük devletlerin müdahalesiyle Osmanlı yönetimi 1898'de adadan çekildi; Girit özerk bir devlet oldu. Kilitler açılmıştı. Evans, arkadaşlarıyla kurduğu Girit Araştırma Fonu üzerinden tepenin tamamını ve bitişiğindeki vadiyi 200 sterline daha satın aldı; kazıya başlamak için topladığı para 510 sterlini buluyordu.

23 Mart 1900 sabahı Kandiye'den çıkan katır kafilesi tepeye tırmandı. İlk gün 31 işçi vardı; aralarında Hristiyanlar da Müslümanlar da çalışıyordu, ki adanın o yılları düşünülürse bu küçük bir ayrıntı değildi. Kadro kısa sürede 79'a, ardından 150'nin üzerine çıktı. Evans'ın yanında, kazının gündelik disiplinini kuracak olan adam vardı: İskoç arkeolog Duncan Mackenzie. Mackenzie her akşam o günün defterini tutuyor, hangi tabakadan ne çıktığını, çanak çömleğin hangi derinlikte yattığını yazıyordu. Knossos'un bugün hâlâ okunabilir olmasının sebebi büyük ölçüde o defterlerdir.

İlk kazma vuruşundan birkaç gün sonra anlaşıldı ki Evans bir Miken karakolu bulmamıştı. Daha eski, daha büyük ve kimsenin adını bilmediği bir şeyin üstündeydi.

Toprak çekildikçe çıkan şey bir bina değil, bir kasabaydı. Yaklaşık 14 bin metrekarelik bir alan üzerinde, ortadaki büyük bir avlunun dört yanına sarılmış yüzlerce oda, koridor, merdiven, depo. Kimi yerlerde üç, belki dört kat vardı. Işık kuyuları binanın içine kadar iniyor, en derindeki odaya bile gökyüzünden bir dilim düşürüyordu. Pişmiş toprak künkler pis suyu dışarı, temiz suyu içeri taşıyordu; bazı odalarda oturmalı bir tuvalet düzeneğinin izleri vardı. Batı kanadındaki uzun depo koridorlarında, sıra sıra, boyunları insan boyunu aşan küpler duruyordu; içlerinde zeytinyağı, tahıl, şarap saklanmıştı.

Bu kadar odanın böyle iç içe geçmiş olması, ilk ziyaretçileri bile aynı kelimeye götürüyordu: labirent. Evans bu çağrışıma direnmedi; tersine, onu kazının omurgası yaptı. Binanın taş bloklarına, sütun kaidelerine, duvar sıvalarına kazınmış bir işaret vardı ve her yerdeydi: çift ağızlı balta. Yunanca labrys. Evans'tan önce de dile getirilmiş bir fikri benimsedi: labyrinthos, yani labirent, "çift baltanın evi" demek olabilirdi. Bugün dilbilimciler bu türetmeye şüpheyle bakıyor; kelimenin Yunanca öncesi bir kökten geldiği kesin, ama baltayla bağı kanıtlanamıyor. Yine de o balta, kazının ilk yazında Evans'ın zihninde bir mühür gibi oturdu.

Sonra duvarlar konuşmaya başladı. Kazının daha ilk haftalarında, molozun içinden sıvalı parçalar çıktı ve birleştirildiklerinde neredeyse insan boyunda genç bir erkek belirdi: yandan görünen, ince belli, uzun siyah saçlı, elinde koni biçiminde bir kap taşıyan bir figür. Kupa Taşıyan adıyla anıldı. Evans bunu, 3 bin yılı aşkın süredir kimsenin görmediği bir yüzün topraktan çıkışı olarak yaşadı. Anlatılanlara göre işçiler ilk gece huzursuz olmuş, resmin başında nöbet tutulması gerektiğini söylemişti; toprağın altından çıkan bir yüzün geceleyin yalnız bırakılmasına gönülleri razı olmamıştı.

Nisan ortasında kazma, merkezî avlunun batısındaki bir odaya girdi. Duvar boyunca alçak taş sekiler, karşı duvarın ortasında ise alçıtaşından yontulmuş, sırtlığı dalgalı, bacakları kıvrımlı bir koltuk duruyordu. Yanında, birkaç basamakla inilen bir havuz vardı. Evans oturma yerini gördüğü anda ona bir isim verdi: taht. Kimin tahtı olduğu ise en baştan beri belirsizdi; Evans kâh Minos'un, kâh Ariadne'nin tahtı dedi; bugün pek çok araştırmacı burayı bir kralın kabul salonundan çok, bir rahibenin ya da tanrıçanın sahnesi olarak okuyor.

İşte Evans'ın en kalıcı icadı burada doğdu. Karşısında, tarihte adı geçmeyen, yazısı okunmayan, kendini nasıl adlandırdığı bilinmeyen bir uygarlık vardı. Bir isim gerekiyordu. Evans, Yunan mitolojisinin Girit kralından ödünç aldı ve bu dünyayı Minos uygarlığı diye anmaya başladı. İsim tuttu. Bugün hâlâ o insanların kendilerine ne dediğini bilmiyoruz; onları, onları kazan adamın seçtiği kelimeyle çağırıyoruz.

Evans yalnız bir isim değil, bir takvim de kurdu. Mackenzie'nin tabaka tabaka topladığı çanak çömleğe bakarak adanın Tunç Çağı'nı Erken, Orta ve Geç Minos diye üçe, her birini de kendi içinde üçe böldü. Bu iskelet, ayrıntıları yüz yirmi yıldır tartışılsa da, Ege tarih öncesinin hâlâ kullanılan omurgasıdır.

Ve boğa. Duvar resimlerinde, mühürlerde, taş kabartmalarda boğa her yerdeydi; bir sahnede genç bir beden, koşan bir boğanın boynuzlarından tutunup havada takla atıyordu. Binanın damlarına dikilmiş, taştan yontulmuş çift boynuzlar vardı. Bir tören kabı, boğa başı biçiminde yontulmuştu. Evans bu görüntülerle Atina efsanesini üst üste bindirdi: labirent, Minotauros, Atina'dan gönderilen genç kurbanlar. Kazı raporlarının diline mit sızdı. Onu eleştirenlerin en sert cümlesi de buradan çıkacaktı: Evans, bulduğu şeyi anlatmakla kalmamış, ne olduğuna baştan karar vermişti.

Ama Knossos'un asıl sorunu yorum değil, yerçekimiydi.

Saray, iki dayanıksız malzemeden kurulmuştu. Duvarların çoğu alçıtaşındandı; parlak, işlenmesi kolay, ışığı güzel tutan bir taş. Aynı zamanda suda eriyen bir taş. Girit'in kış yağmurları, 3 bin yıl toprak altında korunmuş yüzeyleri birkaç mevsimde sabunlaştırabilirdi. İkinci malzeme ahşaptı: binanın iskeleti, yani dikmeler, hatıllar, kat döşemelerini taşıyan kirişler ahşaptandı ve hepsi çürüyüp gitmişti. Geriye, boşluğun üstünde duran taş yığınları kalmıştı.

Üstelik kazının kendisi durumu kötüleştiriyordu. Üst katlar çökerek alt katların içine dolmuştu; alttakini görmek için üsttekini kaldırmak, kaldırdıktan sonra da geri koymak ya da hiç koymamak gerekiyordu. Evans üçüncü seçeneği hiç düşünmedi. Kendi tabiriyle yaptığı şey "restorasyon" değil, yeniden bir araya getirmeydi; binayı ayakta tutmak, hatta kısmen ayağa kaldırmak istiyordu.

İlk mimar Theodore Fyfe'tı; 1901-1904 arasında çalıştı ve elinden geldiğince az müdahale etti. Çürüyen ahşabın yerine ahşap, gerektiğinde demir koydu; duvarları sağlamlaştırdı. 1905'te yerini Christian Doll aldı ve ölçek değişti. Doll, Büyük Merdiven'i, yani doğu kanadında kat kat inen o olağanüstü basamak dizisini söküp yeniden kurdu; üstünü çelik kirişler ve tuğla tonozlarla kapattı. Knossos'a betonu ilk sokan da o oldu. 1906'da Evans için kazının kenarına bir ev yaptı: Villa Ariadne, yani Ariadne Köşkü. Ev de betonarmeydi.

Asıl büyük beton dönemi savaştan sonra, 1922'den itibaren geldi; işi bu kez Hollandalı mimar Piet de Jong yürüttü. Çökmüş üst katlar yeniden döküldü. Minos mimarlığının o tuhaf, aşağı doğru incelen sütunları — ahşap gövdenin ters çevrilmiş hâli — betondan döküldü ve ahşap taklidi kırmızıya, siyaha boyandı. Düz damlar atıldı, duvarlar tamamlandı, odalara kapı boşlukları verildi. Ziyaretçi bugün Knossos'ta yürürken, bastığı yerin ne kadarının Tunç Çağı'ndan, ne kadarının 1920'lerden kaldığını çoğu zaman ayırt edemez.

Boyaya gelince, orada iki ressam vardı: baba Émile Gilliéron ve aynı adı taşıyan oğlu. İsviçre kökenli bu iki sanatçı, Atina'da çalışıyor, Yunan sarayına resim dersi veriyor, müzelere kopya üretiyordu. Evans onları Knossos'un duvar resimlerini birleştirmekle görevlendirdi. Ellerine gelen malzeme çoğu zaman bir avuç sıva pulundan ibaretti; avuç dolusu pulu bütün bir sahneye çevirdiler. Boşlukları sıvayla doldurup üzerine, eldeki parçanın üslubuna benzettikleri resmi yaptılar. Atina'daki atölyeleri bu yeniden kurulmuş sahnelerin kopyalarını dünyanın müzelerine satmaya başladı; Minos sanatı, daha kazı bitmeden bir ihraç ürünü hâline geldi.

Bazı hataların bedeli ağır oldu. Safran Toplayan adıyla bilinen resimde, mavi tenli bir oğlan çocuğunun kaplardan çiğdem topladığı sahne kuruldu; yıllar sonra anlaşıldı ki birleştirmede dışarıda bırakılan küçük bir parçada kuyruk vardı ve Minos resminde mavi, insan teni için kullanılmıyordu. Oğlan, bir maymundu. Bugün İraklio müzesinde maymun olarak duruyor.

En ünlü hata da en ünlü görüntü oldu. Zambak Taçlı Prens ya da Rahip-Kral diye anılan kabartmalı resim, ayrı ayrı bulunmuş bir gövde, bir taç ve birkaç uzuv parçasından kuruldu. Gilliéron bunları tek bir figüre dönüştürdü: göğsü açık, ince belli, başında zambaklı ve tüylü taç taşıyan, ileri adım atan genç bir erkek. Sonraki araştırmacılar parçaların iki, hatta üç ayrı figüre ait olabileceğini, tacın gövdeyle aynı sahneden gelmeyebileceğini, figürün cinsiyetinin bile tartışmalı olduğunu savundu. O sırada çoktan olmuştu: Zambak Taçlı Prens, Minos Girit'inin dünyaya yayılan yüzüydü.

Bir de kadın vardı. Bir tören sahnesinden kalan küçük bir parçada, iri gözlü, kalkık burunlu, saçları omzuna dökülen, dudakları belirgin bir profil çıkmıştı. Kazı ekibi ona şakayla "Parisli Kadın" dedi. Şaka yapıştı. Minos kadınının dünyadaki imgesi, büyük ölçüde avuç içi kadar bir sıva parçasına takılan bu takma addan doğdu.

Eleştiri gecikmedi. 1929'da İraklio'daki müzeyi gezen İngiliz yazar Evelyn Waugh, Minos resminin değerini yargılamanın zor olduğunu, çünkü önünde durduğu şeyin ancak birkaç santimetrekaresinin son yirmi yıldan eski olduğunu yazdı. İğneleyiciydi, ama tamamen haksız da değildi.

Evans sahtekâr değildi; yeniden kurulan her resmin yeniden kurulduğunu yazıyordu. Mesele şuydu: yayımlanan görüntü, altındaki çekinceden çok daha hızlı yayılıyordu. Avrupa, savaş sonrası yıllarında neşeli, denizci, kadınların özgür göründüğü, barış içinde bir Bronz Çağı hayal etmek istiyordu ve Knossos tam olarak onu sundu.

Bütün bu boya ve betonun altında, Evans'ın Girit'e gelmesine yol açan asıl mesele hâlâ duruyordu: yazı.

Beklediğini bulmuştu. Daha 1900'ün ilk haftalarında topraktan pişmiş kil tabletler çıkmaya başladı; üzerlerinde küçük, düzenli, dizi hâlinde işaretler vardı. Evans zamanla üç ayrı yazı sistemi ayırt etti. En eskisi resimsi işaretlerden oluşuyordu. Sonra çizgiselleşmiş iki sistem geliyordu; onlara sıcakkanlı olmayan ama kalıcı olan adları verdi: Lineer A ve Lineer B. Knossos'tan çıkan Lineer B tabletlerinin sayısı 3 bin dolayındaydı.

Sonra beklenmedik bir şey oldu: Evans tabletlerin üstüne oturdu. Yazıyı ele alan kitabının, yani Minos Yazıtları'nın ilk cildi 1909'da çıktı. İkinci cilt 43 yıl sonra, Evans'ın ölümünden on bir yıl sonra yayımlanacaktı. Metinlerin büyük kısmı, onlarca yıl boyunca dünyanın geri kalanının göremediği çekmecelerde kaldı. Yazıyı çözmeye çalışan herkesin şikâyeti aynıydı: elde çalışacak yeterli malzeme yoktu.

Enerjisinin çoğunu başka bir esere verdi. 1921 ile 1935 arasında dört cilt hâlinde çıkan Minos'un Sarayı, binlerce sayfa, çizim ve renkli levhayla hem kazının raporu hem de Evans'ın Girit tasavvurunun anıtıydı. Onun anlattığı tarihte Minoslular Yunan değildi; denizlere hâkim, Yunan anakarasını gölgesinde tutan, kendine ait bir dili olan bir halktı. Dolayısıyla Lineer B de o dili yazıyor olmalıydı. Yıllar içinde birileri tabletlerde Yunanca sezdiğini söylediğinde, Evans bunu kabul etmedi. Bu, bir okuma tercihi değil, kurduğu bütün resmin taşıyıcı kirişiydi.

1936'da, 85 yaşındayken Londra'da bir Minos sergisi açıldı ve Evans salonda ziyaretçilere kendi kazısını anlattı. Dinleyenlerin arasında 14 yaşında bir okul öğrencisi vardı: Michael Ventris. Çocuk, vitrindeki tabletlere baktıktan sonra yaşlı adama bir soru sordu; bu yazının hâlâ okunamadığını doğru mu duymuştu? Aldığı cevap, ona ömür boyu sürecek bir iş verdi.

Çözümün yolu iki kişiden geçti. Birincisi, New York'ta Brooklyn Koleji'nde eskiçağ dilleri okutan Alice Kober'dı. 1940'larda, savaş kısıtlamaları altında, sigara kartonlarından kestiği fişlere eldeki bütün Lineer B kelimelerini tek tek işledi; biriktirdiği fiş sayısı 180 bini buldu. Yaptığı şey içerik tahmini değildi, yapı analiziydi. Aynı kelimenin sonundaki işaretlerin düzenli biçimde değiştiğini gösterdi: bu dil çekimliydi, yani ekleri vardı. Hangi işaretlerin aynı ünsüzü, hangilerinin aynı ünlüyü paylaştığını gösteren bir ızgara kurmaya başladı. 1950'de, 43 yaşında kanserden öldüğünde ızgara yarım kalmıştı.

İkincisi Ventris'ti. Meslek olarak mimardı; yazıyla uğraşması bir boş zaman işiydi ama yöntemi profesyoneldi. Bulgularını "Çalışma Notları" adıyla teksir edip dünyadaki uzmanlara yolluyor, itirazları topluyordu. Yıllarca dilin Etrüskçe olabileceğine inandı. Sonra Kober'ın ızgarasını genişletip işaretlere ses değerleri denemeye başladı ve ızgara birdenbire anlamlı şeyler üretti: bazı kelimeler Girit'in yer adlarına benziyordu. Ko-no-so. A-mi-ni-so. Knossos ve onun limanı Amnisos. Yer adları oturunca geri kalan kelimeler de okunmaya başladı ve ortaya çıkan dil, Ventris'in yıllarca ihtimal dışı saydığı dildi: Yunanca. Çok eski, alışılmadık yazılmış, ama Yunanca.

1 Temmuz 1952'de BBC'de yaptığı bir konuşmada sonucu açıkladı. Kısa süre sonra Cambridge'den dilbilimci John Chadwick ona katıldı ve ertesi yıl ortak makaleleriyle çözüm bilim dünyasına sunuldu. Sonucun anlamı büyüktü: Yunanca, alfabeyle yazılmış en eski metinlerden yaklaşık 500 yıl önce yazıya geçirilmişti. Ve Knossos'taki tabletler o yazıyla tutulduğuna göre, sarayın son döneminde Knossos'un kayıtlarını Yunanca konuşan bir yönetim tutuyordu. Evans'ın kurduğu tablo, hiç değilse o son perde için tersine dönmüştü.

Daha eski yazı, yani Lineer A, bugün hâlâ okunamıyor. Minosluların kendi dili, onlara ad veren adamın hiç duyamadığı gibi, bizim de duyamadığımız bir dil olarak duruyor.

Bütün bunların mümkün olmasının sebebi acıdır: tabletler yandıkları için hayatta kaldı.

Knossos'un kâtipleri kili pişirmiyordu. Yazdıkları şey bir yıllık hesaptı; yıl bitince çamur yumuşatılıp yeniden kullanılacaktı. Yani Lineer B tabletleri, doğal ömürleri dolsaydı bugün elimizde olmayacaktı. Onları fırınlayan şey, sarayı yok eden yangındı. Rafların üstündeki ıslak kil, alevin içinde seramiğe dönüştü ve 3 bin yıl bekledi.

Yangınlar tek değildi. Girit'in dört bir yanındaki merkezler MÖ 1450 dolaylarında büyük bir yıkım tabakası bırakır; Knossos o yıkımdan sonra bir süre daha ayakta kalan tek büyük saraydır. Sonunda o da yandı. Bu son yangının tam tarihi hâlâ tartışmalıdır; araştırmacılar MÖ 15. yüzyılın ortasıyla 14. yüzyıl arasında gidip gelen tarihler önerir ve tabletlerin hangi yangında piştiği, yüzyıldır Ege arkeolojisinin en inatçı kavgalarından biridir. Kesin olan şu: bir noktadan sonra Knossos'ta kimse hesap tutmadı.

Yazının kendisi de sarayla birlikte öldü. Lineer B bir edebiyat yazısı değil, bir muhasebe aracıydı. Tabletlerde şiir yok; koyun sayıları, tekerlek stokları, dokumacı kadınlar ve onların çocukları, yağ ölçekleri, tapınaklara gönderilen paylar var. Böyle bir yazı, onu ayakta tutan idari düzenle birlikte anlamını kaybeder. MÖ 1200'lerde Miken dünyasının sarayları da çökünce, Yunanistan'da yazı ortadan kalktı ve dört yüzyıla yakın bir süre geri gelmedi. Yeniden yazmaya başladıklarında ellerindeki araç bambaşkaydı: Fenike kökenli, MÖ 800'lerde uyarlanan alfabe. Homeros'un Girit'i doksan şehirli bir ada olarak anlattığı dizeler, bu yeni alfabeyle yazıya geçti. Arada kalan boşlukta Knossos bir yer adı olmaktan çıkıp bir hikâyeye dönüşmüştü.

Evans'ın kendi sonu da bir yangına denk geldi. Mayıs 1941'de Alman birlikleri Girit'e indi. Adayı savunanların arasında John Pendlebury vardı; yıllarca Knossos'un müdürlüğünü yapmış, sarayın her koridorunu ezbere bilen genç arkeolog, 22 Mayıs 1941'de İraklio yakınında öldürüldü. Kazının kenarındaki Ariadne Köşkü işgal komutanlığına ev sahipliği yaptı. Arthur Evans bunların hiçbirini yerinde göremedi; 11 Temmuz 1941'de, 90 yaşında İngiltere'de öldü. Kazıyı 1926'da Atina'daki İngiliz Arkeoloji Okulu'na bağışlamıştı; 1935'te, hayattayken, Knossos'un avlusuna kendi bronz büstü dikilmişti.

Geriye beton kaldı. Yüz yıllık tartışma hâlâ sürüyor ve iki tarafın da elinde sağlam bir kâğıt var. Eleştirenler haklı: Evans, gördüğünü değil, hayal ettiğini inşa etti; ziyaretçiye gösterdiği kırmızı sütunlar, düz damlar, tamamlanmış duvarlar bir yorumdur ve o yorumdan geri dönüş yoktur, çünkü altındaki özgün kalıntı artık betonun içindedir. Savunanlar da haklı: alçıtaşı erir, ahşabı gitmiş bir bina ayakta durmaz ve Evans hiçbir şey yapmasaydı bugün Kefala tepesinde birkaç temel çizgisinden başka bir şey görülmeyecekti.

İşin tuhaf tarafı, bugün korumacıların önündeki asıl hasta binanın kendisi kadar Evans'ın müdahalesi. 1900'lerin başındaki betonarme yaşlandı; içindeki demir donatı paslandıkça hacim kazanıyor ve beton kabuğu çatlatıp döküyor. Yani Knossos'ta yapılan iş artık Tunç Çağı'nı korumak değil, Tunç Çağı'nı korumak için 20. yüzyılda dökülen betonu korumak. Yılda yüz binlerce insan, bir İngiliz'in kendi parasıyla satın aldığı tepeye çıkıp, iki katmanı birden geziyor.

Ve bir tablet var. Knossos'ta bulunan, Ventris'in yönteminden sonra okunabilen küçük bir sunu listesinde, bal kaplarının kime gönderildiği yazıyor. Alıcılardan birinin adı şu: da-pu-ri-to-jo po-ti-ni-ja. Labirentin Hanımı. Kazının ilk yazında taşlardaki çift baltalara bakıp labirent kelimesini telaffuz ettiği için, mitolojiyi arkeolojiye karıştırmakla suçlanmış bir adamın bilmediği şey buydu: o kelime, gerçekten de Knossos'ta yazılmıştı. Yunanca olmadığına ömrü boyunca inandığı bir yazıyla, bir kere görüp bir soru duyduğu bir çocuğun çözdüğü işaretlerle, bir kavanoz balın kime verildiğini kaydeden sıradan bir muhasebe fişinde.

Nöron Arkeoloji'de bugünkü bölümün sonuna geldik. Yeni bir hikâyede yeniden buluşmak üzere.